sevgi's profileSevgili(s.a.v), her acıy...PhotosBlogListsMore Tools Help

sevgi kutay

Interests
NAMAZ DİNİN DİREĞİDİR.
(Hadis'i Şerif)

Custom HTML

Custom HTML

tracker

Custom HTML

ESMA-UL HUSNA
 
sitene ekle

Windows Media Player

Custom HTML

 

Custom HTML

No content has been added yet.

Sevgili(s.a.v), her acıya lezzet verir.... Sevgi&KUTAY

İslamaSevgi

Loading...

Yüreğime Gel ya MUHAMMED(s.a.v)

Şu günahkar,şu katı kalbime, sevgine muhtaç,aşkına susamış yüreğime gir ya Muhammed!!

Ay’ı böldüğün gibi yüreğimi de, aşkınla ikiye böl!

Bir tarafında EN BÜYÜK SEVGİLİ taht kursun en zirveye,bir tarafında sen kur saltanatını;

Ey Nazlı Sultan!

İbrahim’in baltasını al eline ve kır yüreğimdeki bütün putları. Musa’nın elini getir yüreğime ve aydınlat yüreğimi.

Musa’ nın asasını vur gönlüme!Böl yürek denizimi ikiye ve EN BÜYÜK SEVGİLİ’ NİN sevgisiyle senin sevgin,el ele geçsin yüreğimin en derinine ve en zirvesine giden yoldan ve sonra kapansın yürek denizim, firavunî sevgiler boğulsun iman denizlerimin dalgalarında.

Yüreğime gel ya MUHAMMED!

Yüreğim;hicretinden önceki Medine gibi seni bekliyor. Yüreğime hicret et ya MUHAMMED.!Gel ve mescidini kur gönlüme..Münafıklığı ve küfrü kov kalbimden..Ve iman devletini kur yüreğime…

Yüreğime gel ya MUHAMMED.!

Misafirlerin en azizi,en güzeli!En mubareği ve en mukaddesi!Misafirlerin gülü,en güler yüzlüsü,en güldüren yüzlüsü,güllerin kendisinden güzellik ve ilham aldığı,gül yüzlü ve gül yürekli Nebi!!!

Gel ve gülle donat kalbimi!

Gel ve nurunla doldur,gel ve sevginle kandır, gel ve aşkınla yandır yüreğimi!Sensiz ana babasını kaybetmiş gözü yaşlı,kalbi yaralı bir yetimim ey Nebi!Gel ve sevindir beni,okşa saçlarımı,al gönlümü.Tut ki;erken yitirdiğin Kasım’ınım,doyamadığın Abdullah’ınım.
Tut ki; canının goncası torunun Hüseyin’im. Şefkatinle sar beni,muhabbetinle kuşat beni ey Nebi…


Yüreğime gel ya Muhammed.!Yüreğim şimdi Mescidi Aksa…Filistinli çocuklar koşuyor yüreğimin bulvarlarında..Kimisi babasını arıyor gözü yaşlı, kimisi oyun yerine taş atıyor zulmün beynine,kimisi küçük bedenine gelinlik yerine,damatlık yerine bombalar kuşanmış yürüyor küfrün kalbine.

Şehadetin gururu ve ay yüzlerinde…

Ve Ümmetin boynu bükük, ümmetin diz çökmüş yüreğimde. Haydi! Yüreğime

gel ey Nebi!Cebrail’le,Burak’la gel!Ve imanı yaralanmış,izzeti paralanmış,namusu ayaklar altına alınmış,her cephede yenik düşmüş ümmetinin yüreğini sevgi yağmurlarınla yıka ve çıkar miraca!!!!!

Ey Nebi!”Sevdiğinize sevginizi söyleyin”buyuruyorsun. İşte söylüyorum,işte haykırıyorum sana;

SENİ SEVİYORUM EY NEBİ…

SENİ ÇOK SEVİYORUM!!!!!

VE EN BÜYÜK SEVGİLİ’ DEN ;önce O(c.c)’u ve sevgisini,sonra da seni ve sana kavuşmayı diliyorum…

Seni seviyorum Efendim!

Seni çok seviyorum ey SEVGİLİ!!!!!!!!!!!!!!

Selam ve Dua ile…

 

Kardelen

 

Kardelen
Uploaded by kutaysevgi

Bekleyiş...

 
Gelsen!
Artık gelsen!
Gelmen gerektiğine dair ne söyleyebilirim ki senin bilmediğin?
Sezmediğin ya da?
Heybemde gelmenin gerekirliğine ilişkin hangi sözcük nasıl bir yetkinlikte olabilir ki? Gelsen!

Evet süsü sendin arzın! Süsü sensin! Kaynağı sendin. Kaynağı sensin. Sulhu bahşetsen artık! Kainatın çöle döndüğü gerçeği gizli olabilir mi sana? Toprağın şerha, şerha yarıldığını söylesem.. pınarların kuruduğunu, gözelerin kaynamadığını söylesem.. yüreklerin sevinçle coşmadığını.. yer yüzünün kana bulandığını söylesem.. dile getirsem bütün olup bitenleri.. bunlar sana gizli olanlar mıdır? Hangi şey sana gizlidir ki? Hangi şey senden gizli kalmayı isteyebilir ki!

Gelir misin? Gönüllerin merhameti unuttuğunu sana haber versem.. sevinç gözyaşlarının arkaik bir söylen olarak algılandığını söylesem.. gelişini bağışlar mısın? Bağışla artık gelişini! Bağışla! Gözleri açılmamış kedi yavruları için olsun hiç değilse gelişin! Gözleri kan çanağına dönmüş insan yavruları için.. öfkenin, kinin, öç'ün süte döndüğü memelerde emzirilen ve böylelikle zehirlenen bebeler için olsun gelişin. Desem gelir misin?

Gelir misin? Yoksulluğu biriktirilemeyen mallarda bilenler için gelir misin? Gelsen! Yolunu kaybeden yolcular için.

Gelsen! Gelsen artık! Avuçları kan içinde doğanlar için.. yükünü düşüren yüklüler için. Devrilen dağlar için. Yakılan ağıtlar için..

Gel! Kanına girilen merhamet için. Çarmıha gerilen şefkat için. Issıza çökertilen namus için. Soldurulan güzellik için. Kuşlar için gel. Böcekler için, solma bilgisinden mahrum çiçekler için.. gel seni beklemede her şey!

Gel! Ah bir gelsen! Bir gelsen! Gelsen eriyecektir buz kaplı gönüller. Öfke kesilen yürekler. Damarlarında hayat devinir akreplerin, yılanların.. çıyanların bile. Gelsen kurtla kuzu barış törenlerinde buluşacaktır. Barış çubuklarını yakacaklardır.

Gel! Gözler ışık, topraklar su tutmuyor. Gel gözler ışık topraklar su tutsun.

Gel! Mevsimler bile şaşkın.. şaşkın masumlar için olsun gelişin..

Gel! Avarelikten başka bir şey kalmadı ellerinde gökteki yıldızların.. kalpler perişandır elinde sızıların.

Gelsen! Dirilir yer.. gök dirilir. Diriliş erleri erenleri için gel! Direniş erleri erenleri için gel. Gel yağmurlar gelsin.. bereket gelsin. Başaklar yedi versin. Başaklar yedi verir gelişinle.

Gel! Tükensin kıtlık, tükensin yokluk.. kavuşsun uçurumlar.. kavuşsun yarlar.

Gelsen! Sen gelsen açılır kapısı kalelerin.. açılır yedi kilitli mahzenler.. dehlizler boğulur ışığa. Aydınlığa tutunur gözlerim. Aydınlığa bulanır evren. Diner kan fırtınası.. bahara erer kâinat.

Gelsen! Ah bir gelsen yorgunlukları biter ayakların, ellerin, yılgınlıkları geçer gönüllerin.. kırgınlıkları biter..

Gel! Perişan gönüller için. Perişandır gönlüm. Gözyaşlarım yanaklarımı oymakta gidişinden beri.

Bekliyorum gel emi?

Yollar

 
 
Yollarımı Aç Allah'ım(c.c)
 
Yüküm ağır yolum uzun
Yol yürümek benim yazım
Hem öksüzüm hem yanlızım
Yollarımı aç Allahım(c.c)

Nur-ı aynım,iki gözüm,

Nur-ı aynım,iki gözüm,bildinmi neydi sabır?
Ya neydi kirpiğinin kıvrığına tutulup kalan burukluk.Hani neydi nesre çevrilemeyen söz.Neydi bilgiye adanmış ayazların derununu dolduran acı.
Sabır bir aydınlık,sabır bir teselli...
Büyük sahraya yağmur,istiridyeye inci...
Sabır göz pınarlarını kurutan ferhlık;sabır hüzünler kulübesinin ışığı...
Eyyyüb ile Yakub,Derviş ile Sultan...

Nur-ı aynım,iki gözüm bildinmi neydi sabır?Haşre dek yokluğa hüküm giymiş bir güzelin kadehindeki iksirmiydi;son gezginin gözyaşlarıyla suladığı bir çiçekmi,ıssız harabelerin eşiğinde ıstırabı emerek büyümüş nazenin bir kelebekmi?Karlı caddelerin kıyısında açmış ayın ondördü zambaklar bilir sabrı,nur-ı aynım,altın şehirlere uçan ebabiller bilir.Sadık rüyalarda bir gemi Ağrı dağına çıkar sabırla ve yaralı süvariler geçer kehkeşanlardan darüşşifalara doğru.Serazad türküsüyle hercai bir bülbül konar Kitab'ın son sayfasına,sabrı şeydalanır seherler ve sabahlar boyu nur-ı aynım,sabrı şeydalanır.

Sabır bir hazineki...Yılanlar bekler gerçek!...Bir hazineki...Tek miskali Yusuf'lar satın alır...Bir hazineki...Beşiği ab-ı hayat sukunetiyle süslenen bebekler büyür hendesesinde nur-ı aynım ve tahammül renkli güzellikler yansır eşyaya bakışlarından.
Bir hikaye anlat ban sabra dair,nur-ı aynım,bir hikaye anlat;gerçek olsun.Kalbinin rengi damlarken hani,çekik gözlü nakışlar vuruldu sevinçleri,onu anlat.Yanağına düşen her güneş damlasıyeni mağlubiyetler asardı boynuna ve eksik olan şey hep bir adım önde giderdi hani,onu anlat.Kafesi taşlara çalıp içindeki ni salıvemediğindenmi,nur-ı aynım,yoksa bir derya mavisinde buruk bir toprak kokusuna dalıvermediğindenmi,bir imtihan içre iplik iplik bağlanmışsın şah yüreğine ve kirkitler erişlere vuruyor,argıçlar kirişlere...

Sabır bir kilim oluyor nur-ı aynım,
kilimi anlat...Sabrı bildinmi nur-ı aynım,bildinmi sabrı?Hani yağmur çamur okula gidip detipi boran kapıda bekleyen var ya!...Hani masumiyeti kandehar tepelerinden boşlupa bir şahin gibi süzülen beyaz kuğu...Sonsuz köşeli dayatmalarda hani zamanı biriktiren nazenin yasemen varya!...
Hani nisan dallarında vurulup kanı akmayan kanarya?...Helvaya durdu korukları,acımsılık lezzet oluyor dimağlarında.Onlar ki,soluk almadan bekleyişlerin sırrını öğrendiler kalpleri henüz durmadan ve bulamayacakları çağrelere adreslenmiş mektubların,açılacak kapılara gizlenmiş umutların sırrına erdiler; adı sabırdı!...İsteksiz gülüşler serpildi kanayan yaralara nur-ı aynım,sabır adına bilinçsiz köşelere asılan afişler kirlendi,yolların üstüne uzaklar düştü, hep uzaklar...Karşılıksız sevmelerin şarkısı eski palklarda kaldı iki gözüm ve bir gece daha sancıdı yıldızlar,bir gece daha...Şimdi geceler en ince yerinden bölünmede nur-ı aynım,şehir bir denize dğru ağlamakta.

Bildin mi sabrı nur-ı aynım,neydi sabır?Sabır adına ve umut adına...Kol kanat edinip umutları,bereketli baharlara bir koşu başlarmı acep?Mum gibi eriyen ve mum rengince üzülenlerin; yandıkça ağalayan ve göz yaşlarınc yananların can ipliklerinde dumanı tütmez alevler parıldıyor,aydınlıklar tel tel yüzlerine vuruyor Mutsuzluğun beslediği uzak arzular değil oysa umutsuzluk...

Ve yakınlarda, çok yakınlarda bir sabırheykelinin eli değiyor eline.

Zirvede bir imtihan var nur-ı aynım,

zirvede bir imtihan var…

İskender Pala

KALK VE DİRİL

Yolun açık olsun.!
Fakr u zarûret ve dertlerin var ki bir sürü,

Ne gam, iyi bir yoldasın, hiç durmadan yürü;

Yürü ki yollar ondan başlayıp onda biter, Ulaşabilirsen ona, o(c.c) sana yeter...

 

Çehrenden bencileyin bir gurbet kaderi var,

Her zaman duruşun gamlı, tavrında sitemkâr; Ah, bir inlese bağrındaki sineler zâr zâr, gelecektir mutlaka o beklenen nevbahar.

 

Kalbden kalbe yol...
Sırlar yumağı bir varlıktır insan,
O’ndan geldiği apaçık ayân;
Kalb kalble irtibatlı işte mizan,
Anlamaz bunu ayakta uyuyan…

 

Bu bir maskaralık olsa da

Hayat, kalb ve kafanın rengini aksettirir,
Ruh bugün aldığını yarın geri verir..

 

Hayat dileniyor O’ndan taş, toprak, ot, ağaç,
Sen de O’na yönel, ellerini hep O’na aç;
Lutfedip hazanı nevbahara çeviren O,
İsteyip dilemekse bir vasıta, bir araç

 

Hem gurbet hem yolculuktur insana bu ömür,
Koşar bir mukadder yolda hep nefes nefese.
Yürünen yolda bir belirsiz telaş köpürür;
Kulak verenler için öteden gelen sese,
Ne temaşa zevki sunar yolculuk herkese.

 

Kalk açıl enginliklere...

Dünyâ şimdilerde haince bir emele ram,
Bilmem ne zaman gerçekleşir ruhlarda kıyam..!

alıntı

HAMD OLSUN ALLAH'A

 
Ubeyde Bin Muhâcir Rahmetullahı Aleyh'in, Dımeşk'in en zengin kişileri arasında gösteriliyordu.
Zenginliğini daha da artırmak için uzak memleketlere ticaret kervanları gönderir, bir kısmında bizzat hazır bulunurdu. Bu seferlerden birini Azerbaycan'a yapmıştı. Ticaret kervanı Azerbaycan bölgesinde yol alırken, yemyeşil bir vahaya rastladılar. Ubeyde Bin Muhacir arkadaşlarına dönerek:
–"Burada konaklayalım, bundan daha güzel bir yer bulamayız, ihtiyaçlarımızı giderene kadar burada kalalım."
Kervan konaklar, kimi istirahata çekilir, kimi yakınlardaki bir nehirde serinler, her biri bir köşeye çekilir.
Ubeyde de; yemyeşil ağaçların altında gezinti yapmaktadır. Birden kulağına bir ses gelir.
"Hamd olsun Allah'a" sesin geldiği istikamete bakar, kimsecikler yoktur. Adımlarını sesin geldiği yöne doğru hızlandırır. Aynı sesi tekrar işitir.
"Hamd olsun Allah'a" Sesin geldiği yeri görür. Bir ağacın altında, yere kazılmış bir çukur ve çukurun içinde hasıra sarılmış yatan bir adam. Adama selam verir, adamda selamını alır. Ubeyde sorar:
"Ey Allah'ın kulu sen kimsin, burada ne yapıyorsun?"
"Ben bir Müslüman'ım"
"Bu halin nedir?"
"Bu halim, şükretmemi gerektirecek bir haldir, bende şükrediyorum."
"Neyine şükrediyorsun? Üzerinde bir hasır, bir çukurun içindesin buna mı şükrediyorsun?"
"Rabbime şükretmem için o kadar sebep var ki saymakla bitiremem. Beni en güzel surette yarattı, Müslüman doğdum, Müslüman yaşadım, inşallah ruhumu da Müslüman olarak alacak. Sağlık verdi, üzerimi örtecek şu hasırı verdi, kendisini zikretmeyi nasip etti. Bu hal üzere akşamlarım ve sabahlarım, ben şükretmeyeyim de ne yapayım?"
Ubeyde adamın haline şaşırmıştır. Şaşkınlığını üzerinden atar atmaz:
"Ey Müslüman! Allah sana rahmet etsin. Sen şimdi benimle birlikte gel, kervanımız şu nehrin kenarındadır. Orada bize misafir ol, karnını doyurur, ihtiyaçlarını bir güzel karşılayalım."
"Benim bahsettiğiniz şeylere ihtiyacım yok."
Bu adam Ubeyde'ye dehşet bir ders vermişti. Düşünceler içinde kervana doğru yürüdü. Nasıl olmuştu da bu adam , bu halde bu kadar mutlu ve mesud olabiliyordu. Kendisi Dımeşk'ın en zengini, en iyi yaşayanı ve imkanları en geniş olanı olduğu halde, bu kadarla yetinmiyor daha çok, daha çok istiyordu.
O gece kervanda hiç kimse ile konuşmadı. Bu gün yaşadığı olay onda çok derin izler bırakmıştı. Sabah kalktığında kararını vermişti. Arkadaşlarına:
"Ben geri dönüyorum. Bunca yıldır ticaretle uğraşıyorum, ticaretle uğraşmak gözlerimizi kör etmiş, bugüne kadar tövbesinde sadık bir kul olmadım, bundan sonra tövbesinde sadık bir kul olacağım."
Arkadaşları, Ubeyde'yi kararından döndürmeye çalışsalar da, o bir kere kararını vermişti, artık bundan dönüş yoktu.

Be Dostum...

 

Can illerinden gelmişem...

Bizim Yunus her zaman efsunkâr, her vakit ranadır.

Kelimelerinden ilhamlar savrulur üstadın, dilinde şekerler ezilir.

Hangi şair kıskanmaz şu yalın ama derin ifadeyi; hangi insan meftun olmaz ona?!..

Can illerinden gelmişem

 

Fani cihanı n’eylerem Şu “can illeri” ifadesindeki ahenk ve şairaneliğe bakınız. İlk mısrada çarpıyor insanı. “Can illeri!..”

Birkaç kez tekrar edin bu iki kelimeyi içinizden ve gözlerinizi yumup düşünün… İşlenmiş bir dilin bir medeniyeti taşıdığını söyleyenlere hak verecek siniz. Basit gibi görünen iki kelime…

Bir şair tarafından yan yana getirildiğinde yüksek bir ilhamın bol manzaralı bahçesine götürür sizi. Sanatlı söyleyişlere, lugatlardan özel seçilmiş kelimelere, değişik üslup arayışlarına ihtiyaç yoktur bunun için. Gerçek bir şair, saf ve arı duru dilini kullanarak da şiir yazar ve hem de onu sehl-i mümteni eyler.

Öyle de, “Can illeri” tamlamasını Yunus, “Can meclisi, Bezm-i can, Elest meclisi, Bezm-i elest, Bezm-i ezel, Kalu Bela…”

gibi dinî terminoloji dolayısıyla Arapça veya Farsça kelimelerden kurulu bir tamlamaya kendi öz dilinden bir karşılık olarak kullanıyor. Hani daha dünya yaratılmamıştı da Allah önce canlarımızı var edip bizi huzuruna toplamış, sonra da cemalini göstererek sormuştu:

- Ben sizin Rabbiniz değil miyim?

Bütün ruhlar hiç şüpheye düşmeden ve hiç tereddüt göstermeden;

- Evet, dediler; elbette Sensin bizim Rabbimiz!..

Bunun üzerine Allah, “Ben de sizi birbirinize şahit tutuyorum (Bakalım ileride, size dünyada beden giydirdiğimizde bu sözünüzde duracak mısınız, yoksa dönecek misiniz?)” buyurdu ve ancak ondan sonra kalem kaderlerimizi yazmaya başladı. Bu dünyadaki imtihanlarımız işte hep o zaman verdiğimiz sözde durup durmadığımıza dairdir ve âşık için Allah’ın cemalinden ötesi kuru kavgadan ibarettir.

 Nitekim Koca Yunus şiirine şöyle devam eder:

Ben dost cemalin görmüşem

Hur-i cinanı n’eylerem

Öyle ya, Can illerinde Dost cemalini gören kişi, cennetlerdeki huriye dönüp bakar mı hiç?

Ne diyelim: “Yunus bir söz diyesi, başka söze benzemez”

İSKENDER PALA

Gurbet gülünün Dikeni...

DERTLER RENK renk, acılar çeşit çeşit…
İçinden çıkılmaz çileler, solduran sancılar, inleten elemler, imbik imbik süzüle üzüntüler, üzerinden silindir gibi geçen gamlar…
Yük ağır, yalnızlık daha ağır…

Yalnızlık ağırlığıyla yürümek yoruyor, keder kelimeler kalbi kanatıyor… Kanatlar kırık, rüzgâr esmiyor, neşe yağmıyor… Umut bulutlar uzakta, eller boş, yürek sızı dolu… Çağlayan acılar ağlatıyor…

Yalın ayak koşturuyor; yetişemediği serap sevgilerin peşinde… Ayağı kanıyor, yüreği yanıyor… Yağmurlar nerdesin?

Buzdan canlar, camdan evlerde yaşıyor ruhunun üşümüşlüğünde… Toprak cana, canın toprağına sığınmak, sancılarını dindirmek diliyor; dil suskun, gönül suskun, gül solgun…

Sokaklar sıkıyor, caddeler cezp etmiyor, şehir neşe vermiyor… Dertlerin daralttığı, kederlerin kapattığı dar geçitler geçit vermiyor… Yüzü yırtık, yüreği yırtık, yürüyor yine de…

Kabuk bağlamış kederler, düğüm olmuş dertler, dönmeyen çare çarklar, açılmayı bekleyen kapılar, akmayı bekleyen bereket nehirler… Bekletip de gelmeyen vefa, yanından ayrılmayan cefa, “canım” diyen cansız sözler, canım; bu kafes dar mı geldi sana?
Dertlerden dertlere sığınmak, cefalardan cefalara bürünmek, çaresizliği çare diye içmek, kurumuş umutları dişlemek, düşleri gerçek gerçekleri düşmek görmek, düşmeye göresin; elinden tutan kim?

Kimsesizlikte kendine konuşmak, kar etmeyen kalabalıklardan kendine koşmak, suskunlukla söylemek; teli kopuk saz başka ne yapsın ki?

Gece suskun, ay renk vermiyor, yıldızlar yar değil, yollar kıvrım kıvrım, yalnızlık yanı başında; yürü yürü yürü, yol bitmiyor… İstersen bir türkü tuttur: “ uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece” “ bilmiyorum ne haldeyim, gidiyorum gündüz gece” ne çare…

Duran ve dinleyen olmadıktan sonra… Dur ve dinle öyleyse; sessizliğin sesini, kederin kalbini, elemlerin inlettiğini, gecenin dillendirdiğini, rüzgârın söylediğini, yıldızların yaldızlı sözlerini; diyecekler ki : “ benim sadık dostum kara topraktır”…

Dinleyemiyorsan, ömür perdeleri kapanırken; “biz dünyadan gider olduk, kalanlara selam olsun” diyemez, sonsuzluk sabahında selamla dirilemezsin… Dileklerin dirildiği, duaların cevap verildiği diyarda, melek kanatlarla uçamazsın… Saf sevgiyi, sınırsız şefkati, perdesiz güzellikleri, gecesiz gündüzleri, güneşin sönük kaldığı aydınlığı, sevincin çağlayışını, coşkunun parlayışını, yalnızlığın uzaklaşması yârin yakınlığını, elemsiz lezzetleri, kedersiz kavuşmaları, gönlün gönüllü gülüşünü hissedemezsin…

Hislerin perişanlığını, zihninin karanlığını, düşüncelerinin donukluğunu yırt; altından ümit filizlerin çıkışını seyret… Sonsuz süruru düşün; düşlerinin derinliğinde, hislerinin enginliğinde… Karanlığın kara toprakta kayboluşu doğsun zihninde, fikrin fezaların üstünü seyretsin…

Anla ki her şey seyirlik ve geçici… Geçtiğin dikenli yolları, aldığın elemli nefesleri boş sanma; bir sabah doğduğunda, her şeyin dili çözülecek, şifreler açılacak, kapılar kalkacak, duvarlar yıkılacak, her şeyin anlamını anlayacaksın…

Can evinden, canlar cananına kirli kanatlarla uçamazsın… Anla ki kader, kederi, kirli kanatları temizleyesin diye veriyor; bana çabuk, bana rahat gelesin diye…

Ey kaderin sahibi… Kolaylaştır, güç ver güçsüzlüğüme… Elimden tut yalnızlığımın…

Şefkatinle okşa kalbimi, rahmetinle sar yaralarımı…

Sevginle sık ruhumu, sana sevgim çıksın…

Çıkılmazlıklardan çıkaracak, düşkünlükten yüceltecek, perişaniyetimi giderecek yalnız sensin…

 

Kanatlarımı kuvvetli kıl ki kolay kavuşayım sana…

Gurbet gülünün dikenleri kalbimi kanatıyor,

kalbim sana emanet,

ey kalbimin sahibi.

 

alıntı

Selâm Sana, Âlemlerin Rahmeti

Selâm Sana, Âlemlerin Rahmeti, 

Gönüllerin, iki cihan serveti, 

Yedi katlı semâların zîneti, 

Selâm Sana, Yâ Muhammed Mustafa.
 

Selâm Sana, Âlimlerin yücesi, 

Göklerdeki ilk Nûr’un üç hecesi, 

Şâhit Sana âyetlerin nicesi, 

Selâm Sana, Yâ Muhammed Mustafa.

 

Selâm Sana, ümitlerin elçisi, 

Kıyâmet gününde, sırat bekçisi, 

Ümmetin, Allah’a yalvaran sesi, 

Selâm Sana, Yâ Muhammed Mustafa.

  

Selâm Sana, Cennetlerin yoldaşı, 

Sevgi san’atının, usta nakkaşı, 

Rabb’in en sevgili kulu, sırdaşı, 

Selâm Sana, Yâ Muhammed Mustafa.

 

Selâm Sana, Peygamberler Sultânı, 

Gönüller mimârı, canlar cânânı, 

Mahşer tayfununda, ruhlar mekânı, 

Selâm Sana, Yâ Muhammed Mustafa.

 
Selâm Sana, ad ve sıfat zengini, 

Cihana vermedi, Allah dengini, 

Ve kimseye, o nûrâni rengini, 

Selâm Sana, Yâ Muhammed Mustafa. 

 

Cengiz Numanoğlu

Dünya

  

 

 

Kalbine Tutun...

Gözlerin, Yakup sabrıyla seyreylediği bir direnişle karşılasın sıkıntılarını Kalbin,

kuyularda ümidini diri tutan Yusuf'un
çaresizliğiyle beklesin kurtuluşunu.

Düşüncelerin, iffetine suskunluk yeminleri etmiş Meryem kadar sessiz anlatsın masu
mluğunu.

Özlemlerin, Medine'de Muhammed'in(Selamun Aleykum.v) gelişini bekleyen insanların coşkusuyla karşılasın vuslatını
.


Düşüncelerine tutun.
Kendi vicdanının yargıcı,
Kendi günahının tövbekarı ol.
Kendi acısının sabredeni,
Kendi sıkıntısının ilacı,
Kendi dertlerinin dermanı ol.
Kendi yalnızlığının dostu,
Kendi cümlelerinin anlamı,
Kendi sessizliğinin sesi ol...


Kalbine tutun.

Hayatın sana bırakılan sokaklarına, karmaşık duygularını kapıların arkasına kilitleyerek çık. Bütün yürüyüşlerin, bütün yolların sonu kendinde bitsin.

En çok da kendine özlem duy.Aynada gördüğün yüzün, kalbindeki senden başkası olmaması için özlemlerine tutun. Yol uzun, vakit kısa.

Zamanın hayat törpüleyen basamaklarından, ömrümün son durağına esenlikle gitmek istiyorsan, en çok kendini özle.En çok kalbine, kendine tutun...

Çünkü ;

Hayat bilmeli ki aslolan, Muhammed'in (s.a.v.) Hira'dan hayatın merkezine indirdiği cümlelerin oluşturduğu yankıdır.

Hayat bilmeli ki asıl olan, ölümün gözlerine yaşarken bakabilmektir.

Hayat bilmeli ki asıl olan, kalbinin gerçek sahibine sımsıkı tutunmaktır...

Öyle Karşıla ki...

Image
 
Image
 
Image
 
Image
 
Image
 
 

Yolmu Dayanır

  
 
Photo 1 of 1

Custom HTML

No content has been added yet.

Custom HTML

 
get your vodpod

Custom HTML

SelamünAleyküm

 

      

FAVORİ LİNK

http://hamdolsun.wordpress.com

 

Please wait...
Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.
ahmed akwrote:
Avrupa ve Amerika İslâmiyetle hamiledir
basmala_100.jpg Bismillah image by axiemeluv

Evet, meşhurdur ki: "En kat'î fazilet odur ki, düşmanları dahi o faziletin tasdikine şehadet etsin." İşte yüzer misallerinden iki misal:

Birincisi: On dokuzuncu asrın ve Amerika kıt'asının en meşhur filozofu Mister Carlyle, en yüksek sadasıyla, çekinmeyerek, filozoflara ve Hıristiyan âlimlerine neşriyatıyla bağırarak böyle diyor, eserlerinde şöyle yazmış:

"İslâmiyet gayet parlak bir ateş gibi doğdu. Sair dinleri kuru ağacın dalları gibi yuttu. Hem bu yutmak İslâmiyetin hakkı imiş. Çünkü sair dinler - fakat Kur'ân'ın tasdikine mazhar olmayan kısmı - hiç hükmündedir."

Hem Mister Carlyle yine diyor:

"En evvel kulak verilecek sözlerin en lâyıkı Muhammed'in (Aleyhissalâtü Vesselâm) sözüdür. Çünkü, hakikî söz, onun sözleridir."

Hem yine diyor ki:

"Eğer hakikat-i İslâmiyette şüphe etsen, bedihiyat ve zaruriyat-ı kat'iyede iştibah edersin. Çünkü, en bedihî ve zarurî bir hakikat ise İslâmiyettir."

İşte bu meşhur filozof, İslâmiyet hakkında bu şehadetini, eserinde müteferrik yerde yazmış.

İkinci misal: Avrupa'nın asr-ı âhirde en meşhur bir filozofu Prens Bismark diyor ki:

"Ben bütün kütüb-ü semaviyeyi tetkik ettim. Tahrif olmalarına binaen, beşerin saadeti için aradığım hakikî hikmeti bulamadım. Fakat Muhammed'in (aleyhissalâtü vesselâm) Kur'ân'ını umum kütüplerin fevkinde gördüm. Her kelimesinde bir hikmet buldum. Bunun gibi beşerin saadetine hizmet edecek bir eser yoktur. Böyle bir eser, beşerin sözü olamaz. Bunu Muhammed'in (aleyhissalâtü vesselâm) sözüdür diyenler, ilmin zaruriyatını inkâr etmiş olurlar. Yani, Kur'ân Allah kelâmı olduğu bedihidir."

İşte Amerika ve Avrupa'nın zekâ tarlaları Mister Carlyle ve Bismarck gibi böyle dâhi muhakkikleri mahsulât vermesine istinaden, ben de bütün kanaatimle derim ki:

Avrupa ve Amerika İslâmiyetle hamiledir; günün birinde bir İslâmî devlet doğuracak. Nasıl ki Osmanlılar Avrupa ile hamile olup bir Avrupa devleti doğurdu.

Ey Cami-i Emevîdeki kardeşlerim ve yarım asır sonraki âlem-i İslâm camiindeki ihvanlarım! Acaba baştan buraya kadar olan mukaddemeler netice vermiyor mu ki, istikbalin kıt'alarında hakikî ve mânevî hâkim olacak ve beşeri dünyevî ve uhrevî saadete sevk edecek yalnız İslâmiyettir ve İslâmiyete inkılâp etmiş ve hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak İsevîlerin hakikî dinidir ki Kur'ân'a tâbi olur, ittifak eder.

SELAM VE DUA İLE ABLACIĞIM

2 days ago
ahmed akwrote:
YA MUKALLİBE’L- KULUB

Allah’ım (c.c.)..
Kalbin değişken, devingen hatta dönek olduğunu biliyoruz…

Kalbimizi sakinleştirecek olan Sen’sin… Sabitleştirecek olan Sen’sin…. Safileştirecek olan Sen’sin… Sağlamlaştıracak olan Sen’sin…. Selimleştirecek olan Sen’sin…
“Ey kalbleri döndüren Allah’ım! Kalblerimizi dinin ve taatın üzerinde sabit kıl.” (Müslim)
Kalbimizin üzerinde sebat edeceği bir çizgisi olsun!.. Allah ve Rasulüne teslimiyet çizgisinden sapmasın!
Rasulün (sav) buyuruyor ki: “Kalp, bomboş bir arazide rüzgârların oraya buraya savurduğu bir kuş tüyüne benzer.” (İbn-i Mace)
Efendimizin buyurduğu gibi: “Allah’ım, Kur’an-ı kalblerimizin bahar yağmuru ve gönüllerimizin nuru kıl!”Ya Fettah! Kalblerimizi sonsuza dek nuruna aç! Çünkü Sen Açansın!.. Kilitli, kılıflı, küflü, kasvetli kalblerimizi İslam’ın güzelliklerine açıver!
Zulmetten nura, dalaletten hidayete aç ya müfettiha’l-kulub!
“Evet gerçek şu ki kalbler Allahu Tealanın iki parmağı arasındadır; onları istediği gibi evirip çevirir.” (Tirmizi) gerçeğinden Peygamberimiz bizi haberdar kıldı. Şimdi dağınık kalblerimizi kendine döndürmeyecek misin? Bizi kime bırakıyorsun? Biz duamızla Sen’i kalbimize misafir kılmak istiyoruz, kabul etmez misin? Ya Rabbi! Duâmızla aczimizi sana arz ediyoruz. Gidermez misin? Allah’ım!
“Duanız olmasa Rabbim sizleri ne yapsın” diyen Sen’sin Rabbim… Bundan cesaret alarak kapına geldik… Rahman ve Rahim sıfatlarını idraklerimize ve yüreklerimize yazan Sen’sin, istiyoruz ki hiç silinmesin… Bize seni sevdirecek gönüller ver!
Hz. Musa (as)ın duası ile yalvarıyoruz… “Rabbim göğsüme genişlik ver!” (Taha–25) Allah’ım ruhumuzun bendini, kalbimizin kemendini çöz ki, özgür olabilelim.
Kalbimize itminan, gönlümüze inşirah, ruhumuza sekinet, yüreğimize metanet ver ki ayakta kalabilelim…
Hz. Muhammed (sav) in dili ile taleplerimizi sana arz ediyoruz, duamızın kabulünü diliyoruz:
“Allah’ım, senden, dinde sebat isterim. Doğru söyleyen dil ve kalb-i selim isterim.”
(Tirmizi)
Allah’ım kalbimize kuvvet ihsan eyle! Yardım et ki, söylerimizi yürekten söyleyebilelim! Yaptıklarımıza yüreğimizi katabilelim… Kalblerimiz kin ve kirden dolayı kriz riski altında;

“Allahım! Kalbimi kar ve dolu suyu ile yıkayıp temizle!
Beyaz elbiseyi kirden arındırdığın gibi kalbimi de günahlar­dan arındır.”
(Buhari)
Nebevi yakarış ile arınmak istiyoruz… Bize hastalıksız kalbler ver ki; müminlere karşı gönüllerimizde nefret ve öfke kalmasın… Bize öğrettiğin duâyı sürdürebilelim:
“Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla; kalblerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki Sen çok şefkatli, çok merhamelisin” (Haşr-10)
Rahmetinle kardeşliğimize ruh ver! Şefkatinle kalblerimizde ülfet ve ünsiyet yeşert… Gönüller çorak kalmasın….
Ya Rabbi başka gücümüz kalmadı… Yalnızca sana açılan ellerimiz; çırpınan, sızlayan, inanan bir yüreğimiz var…
“Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalblerimizi eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla. Lütfü en bol olan Sen’sin.” (Al-i İmran -8)
Sen yüreğimizi okuyansın, sinelerimizdeki gizlilikleri bilensin, günahlarımızdan dolayı bizi faş etme, affet!
Allah’ım, nefsimize celalinle, kalbimize cemalinle, hayatımıza hikmetinle, hatalarımıza rahmetinle müdahale eyle!
Ya Rabbi korkuyoruz, endişeliyiz… Kalbimizi ihmal etmekten, kalbin de bize ihanet etmesinden….
Ve Efendimizin (SAV) duasına iştirak ediyoruz:
“Allah’ım, ürpermeyen kalbten, doymayan nefisten, faydasız ilimden ve kabul olmayacak duâdan sana sığınırım.” (Tirmizi)
Ya Rabb! Kalbimizi Kitab’ına râm eyle!
Amin!
 
Seksen küsur sene bir ömr-ü manevîyi sizlere kazandıracak olan şuhur-u selâse-i mübarekeyi ve bilhassa bu geceki Leyle-i Regaib'i tebrik ediyoruz selam ve dua ile can ablam
June 25
ahmed akwrote:
 

O öyle bir güzel ki,
Bütün kâinatın dili O’nu anlatsa yine de azdır.

O öyle bir güzel ki,
Çöllere düşen âşıklar, çölün sıcağından değil, O’nun aşkından yanıktır.

O öyle bir güzel ki,
Gül O’nun terindendir.

O öyle bir güzel ki,
Güller yaprak yaprak ellerini semâya açmışlar aşkından coşmaktalar.

O öyle bir güzel ki,
Güller âşık olan bülbüle yüz vermez; O’nun aşkından hazan yaprağı olup kavrulur.

O öyle bir güzel ki,
İsmi anılınca kalplerde sürur; yüzlerde tebessüm dolaşır.

O öyle bir güzel ki,
O’nsuz duâya bile başlanmaz,

O öyle bir güzel ki,
Çünkü o Rabbim’in Habîbi, kalplerin tabibi.

O öyle bir güzel ki,
Güzel kelimesi hiçbir şeye bu kadar yakışmamıştır.

O öyle bir güzel ki,
Sevdası asırlar geçse de taptaze hiç solmaz.

O öyle bir güzel ki,
O’nun gönül bahçesine giren dikenler hep gül oldu.

O öyle bir güzel ki,
Zıt olan kalpleri birleştirip tek yürek yaptı.

O öyle bir güzel ki,
O’na her devirde sabâ rüzgârıyla selâm yollayan âşıkları var.

O öyle bir güzel ki,
Bütün güzellikler O’nun kapısında âciz kalmış.

O öyle bir güzel ki,
Rahmân’a giden kapıları bize O açtı.

O öyle bir güzel ki,
Beşeriyetin bütün sıkıntılarına hep ümit saçtı.

O öyle bir güzel ki,
İki cihanda da övülmüş.

O öyle bir güzel ki,
Doğmadan makamı verilmiş.

O öyle bir güzel ki,
 ALLAH ve melekleri O’nu çok sevmiş.

O öyle bir güzel ki,
En zayıf insana bile; «Ümmetim!» demiş.

O öyle bir güzel ki,
Ne yokluk O’nu üzmüş ne varlık O’nu sevindirmiş.

O öyle bir güzel ki,
Âlemlere rahmet tüm mahlûkata şefkat ve merhametle gelmiş.

O ki,


O yüzden varız...
 

Elif MENCET--Yüzakı Dergisi

 
selam ve dua ile SEVGİ ABLAM
June 2
ahmed akwrote:

Dertler renk renk, acılar çeşit çeşit… İçinden çıkılmaz çileler, solduran sancılar, inleten elemler, imbik imbik süzülen üzüntüler, üzerinden silindir gibi geçen gamlar… Yük ağır, yalnızlık daha ağır…

Yalnızlık ağırlığıyla yürümek yoruyor, keder kelimeleri kalbi kanatıyor… Kanatlar kırık, rüzgâr esmiyor, neşe yağmıyor… Umut bulutlar uzakta, eller boş, yürek sızı dolu… Çağlayan acılar ağlatıyor…

Yalın ayak koşturuyor; yetişemediği serap sevgilerin peşinde… Ayağı kanıyor, yüreği yanıyor… Yağmurlar nerdesin?

Buzdan canlar, camdan evlerde yaşıyor ruhunun üşümüşlüğünde… Toprak cana, canın toprağına sığınmak, sancılarını dindirmek diliyor; dil suskun, gönül suskun, gül solgun…

Sokaklar sıkıyor, caddeler cezp etmiyor, şehir neşe vermiyor… Dertlerin daralttığı, kederlerin kapattığı dar geçitler geçit vermiyor… Yüzü yırtık, yüreği yırtık, yürüyor yine de…

Kabuk bağlamış kederler, düğüm olmuş dertler, dönmeyen çare çarklar, açılmayı bekleyen kapılar, akmayı bekleyen bereket nehirler… Bekletip de gelmeyen vefa, yanından ayrılmayan cefa, “canım” diyen cansız sözler, canım; bu kafes dar mı geldi sana?

Dertlerden dertlere sığınmak, cefalardan cefalara bürünmek, çaresizliği çare diye içmek, kurumuş umutları dişlemek, düşleri gerçek gerçekleri düşmek görmek, düşmeye göresin; elinden tutan kim?

Kimsesizlikte kendine konuşmak, kar etmeyen kalabalıklardan kendine koşmak, suskunlukla söylemek; teli kopuk saz başka ne yapsın ki?

Gece suskun, ay renk vermiyor, yıldızlar yar değil, yollar kıvrım kıvrım, yalnızlık yanı başında; yürü yürü yürü, yol bitmiyor… İstersen bir türkü tuttur: “ uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece” “ bilmiyorum ne haldeyim, gidiyorum gündüz gece” ne çare… Duran ve dinleyen olmadıktan sonra… Dur ve dinle öyleyse; sessizliğin sesini, kederin kalbini, elemlerin inlettiğini, gecenin dillendirdiğini, rüzgârın söylediğini, yıldızların yaldızlı sözlerini; diyecekler ki : “ benim sadık dostum kara topraktır”…

Dinleyemiyorsan, ömür perdeleri kapanırken; “biz dünyadan gider olduk, kalanlara selam olsun” diyemez, sonsuzluk sabahında selamla dirilemezsin… Dileklerin dirildiği, duaların cevap verildiği diyarda, melek kanatlarla uçamazsın… Saf sevgiyi, sınırsız şefkati, perdesiz güzellikleri, gecesiz gündüzleri, güneşin sönük kaldığı aydınlığı, sevincin çağlayışını, coşkunun parlayışını, yalnızlığın uzaklaşması yârin yakınlığını, elemsiz lezzetleri, kedersiz kavuşmaları, gönlün gönüllü gülüşünü hissedemezsin…

Hislerin perişanlığını, zihninin karanlığını, düşüncelerinin donukluğunu yırt; altından ümit filizlerin çıkışını seyret… Sonsuz süruru düşün; düşlerinin derinliğinde, hislerinin enginliğinde… Karanlığın kara toprakta kayboluşu doğsun zihninde, fikrin fezaların üstünü seyretsin…

Anla ki her şey seyirlik ve geçici… Geçtiğin dikenli yolları, aldığın elemli nefesleri boş sanma; bir sabah doğduğunda, her şeyin dili çözülecek, şifreler açılacak, kapılar kalkacak, duvarlar yıkılacak, her şeyin anlamını anlayacaksın…

Can evinden, canlar cananına kirli kanatlarla uçamazsın… Anla ki kader, kederi, kirli kanatları temizleyesin diye veriyor; bana çabuk, bana rahat gelesin diye…

Ey kaderin sahibi… Kolaylaştır, güç ver güçsüzlüğüme… Elimden tut yalnızlığımın…
Şefkatinle okşa kalbimi, rahmetinle sar yaralarımı… Sevginle sık ruhumu, sana sevgim çıksın… Çıkılmazlıklardan çıkaracak, düşkünlükten yüceltecek, perişaniyetimi giderecek yalnız sensin… Kanatlarımı kuvvetli kıl ki kolay kavuşayım sana… Gurbet gülünün dikenleri kalbimi kanatıyor, kalbim sana emanet, ey kalbimin sahibi.
Selam ve dua ile ablam hayırlı cumalar
May 28
ahmed akwrote:
selam ve dua ile hayırlı günler sevgi ablam
May 24
ahmed akwrote:
 
 
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
LÂ MEVCUDA İLLALLÂH
Halk’eden,Yaradan "Bir" dir, "Tek"dir.. Gaye Yaradan’a varmaktır, gaye ve hedef “Tek” de buluşmaktır. Gaye ve hedef “Tek” ise, ayrılığa düşmek nedendir? Gaye ve hedef “Tek” ise, ayrılığa düşmek gaflettir. Allah (c.c.)’a giden yol birdir. Rabb’e giden tek..ikiliğe düşmek nedendir? İkilik, gaflet ve delalettir. Biz demek var iken, ben sen demek ikiliktir. Ayrılık yolda değil, senin düşüncelerindedir. “Bir” yaradan ve yaratılanı temsil eder, ikisi de “Tek” dir..ayrılık senin izanındadır..Yaradan da, yaradılan da O’nun kendisidir. Demedi mi peygamber Mirac’da, perdeler kalktı, sırlar ifşa oldu, baktım ki perde arkasında, nur ile bakar Muhammed..
Birlik sırrına kaç kişi erdi? İkilikte sır bulunmaz, iki kişinin bildiği de sır olmaz, sırlar O’nu her şeyde görenindir, sırlar yolları bir edenindir.


Ben’lik varsa sırra mahzar olmak zor, benden, senden geçip varmalı bize, işte o zaman sırlar bir bir açıklanır size..


Din, ayrılık değil..birliğe uzanan yoldur. Din, Hakk dininin ışığıdır..ışığı bulmuşsa kişi, gayeye ulaştıran yol ne güzel aydınlanır..


Dinler bir olmalı, kaynağı tek..dinler araç olmalı, hedef ise “Bir”..


Dinler ağacın dalları gibidir. Gaye ve hedef “Tek” ise, dallara bak hepsi gövdede birleşir. Dallar gövdenin sebebidir, gövde ise dalların..Hedef birlik ise, iyi bak, o zaman hepsi birliktedir. Dalı ayrı düşünürmüsün ağaçtan, ya da dalsız bir gövdeye ağaç mı dersin?


Ey insanoğlu neden abes düşünürsün? Sen dal isen gövde “Tek”dir..


Sen kul isen, gövde “Bir” dir.


Sonra bir bak geriden de, gör o sırrı..dalıyla, gövdesiyle..o ağaç ne güzeldir..


Düşün biraz düşün de “Bi-llahi” sırrına erenlerden ol..


Doğru izafidir, doğru değişir, doğru yarın yanlış olur, tek doğru “BİR” dir.


Yanlış izafidir, yanlış değişir, yanlış yarın doğru olur, tek yanlış İKİ’likdir.


Ben demeyi geç, sen demeyi geç, hatta biz demeyi de geç..sırra er de yalnızca O’de..


“LÂ Mevcuda illallâh” sırrına er de, O’dan başka bir şey yok..de..

Gör basiret gözüyle O’nu ikilik bulmadan…


Sonra sus..sus ve dinle..sana söylenen sözü..sus ve dinle sana verilen sırrı..anla ki..sana tüm yaratılanlar hep bir ağızdan söylesin..

LÂ MEVCUDA İLLALLÂH !!!

alıntı
selam ve dua ile ablacığım hayırlı cumalar
May 15
ahmed akwrote:
İlâhiyat Fakültesinde iken Kur’ân dersi hocamız Emin Işık Beyin anlattığı ilginç nükteler vardı. Kendine has jest ve mimikleriyle esprili olaylar anlatır, hem güldürür, hem ibrat almamızı sağlardı.

Kişinin, kendisini bir ideale vakfetmesi, bir gayeyi dert edilmesini ifâde ederken, şu ibretli hâdiseyi anlatırdı:“Kendini ‘Peygamber (a.s.m.) âşığı’ olarak tanıtan bir adam, salih bir kimsenin yanına varmış. ‘Efendim, ben Hazret-i Peygambere âşığım. Ama bir türlü rüyamda göremiyorum’ demiş. Salih kişi, adamı şöyle bir süzmüş. Adam biraz fazla kiloluymuş. Bir an için hayali gençlik yıllarına uzanmış. Kendisini ibâdete vermeden önceki yıllarını göz önüne getirmiş. Sonra adama dönüp şöyle konuşmuş: ‘Ben gençliğimde bir kıza âşık olmuştum da onu düşünmekten 35 kiloya düşmüştüm. Sen nasıl Peygamber âşığısın ki, mâşaallah ensen göbeğin yerinde?”

Elbette bir meseleyi dert edinmenin tek göstergesi kilodan düşmek, zayıflayıp bir deri bir kemik olmak değildir. Ancak, bir meseleyi düşünmenin, bir hedef uğrunda çalışıp didinmenin bazı işâretleri vardır. Kimileri idealleri uğrunda çırpınırken yemeden içmeden kesilir, kimileri eğlenmeyi dinlenmeyi unutur, kimilerinin gözüne uyku girmez.

Mukaddes bir ideal uğruna hayatlarını vakfettiklerini iddia edenler, sık sık nefislerini sorgulamak durumundadırlar.Gerçekten, bir idealin kara sevdalısı gibi uçsuz bucaksız çöllerde bile gece gündüz demeden, aç susuz koşuyor muyuz?

Yoksa, cennet-misal bir yeşilliğe kurulmuş, “çöl edebiyâtı”yla mı meşgulüz?

Eğer birincisine tâlipsek, her işimizin, her günümüzün, hattâ her ânımızın o yüce ideale ulaşmak için dolu dolu geçmesi gerekir.

Yok eğer ikincisine dûçar olmuşsak, boş yere “ideal edebiyatı” yapıp, “vatan kurtarak aslan” iddiasına soyunmaya ne gerek var? Hiç ağzımızı açmayıp, “sıradan bir insan” olduğumuzu düşünüp, öyle yaşamalı değil miyiz?

Ancak, bir kere mukaddes bir dâvânın çilekeşi olmaya niyetlenmiş insanlar, rahatta huzuru bulamazlar. Eğer bir gafletin, bir atâletin ve bir isteksizliğin tozuna bulanmışlarsa, içlerinden bir ses dâima onları tahrik eder. “Nerede senin eski yılların?” diye mânevî tokatlar indirir.

Bunun çaresi, titreyip silkinmektir. Gerekirse herşeye yeniden başlıyormuş gibi idealler ummanına dalmaktır. Bir kere hayatın fenâsını ve asıl gayesini bilen insanlar, “rahat”ta huzur bulamazlar. Onlar “zahmet” denizine dalmaya mahkûmdurlar.

Kişi, neyi dert ediniyorsa, “o”dur. “Kimin himmeti milleti ise, o tek başına millettir” sözü bunu anlatmıyor mu?

Büyük dâvâlar, büyük himmetler, büyük idealler; büyük gayret ve çalışmaları gerektirir.

Biri yoksa, diğeri de olmaz. Bir gün İbrahim bin Edhem, yattığı odanın damından gürültü gelince pencereyi açıp haykırmış:

“Kim var orada?”

Bir adam, “Devemi arıyorum” demiş.

“Behey sersem, damda deve olur mu?” diye çıkışan İbrahim bin Edhem’in aldığı cevap balyoz gibi başına inmiş:

“Sen nasıl kuş tüyü yataklarda Allah’ı arıyorsun, ben niye damda devemi aramayayım?” İşte bu cevaptan sonra İbrahim bin Edhem tacı tahtı bırakıp zühd ü takvaya, ibâdet ve taata yönelmiş. “Hem burada rahat edeyim, hem cennet dâvâ edeyim, olur mu?” diyen Bedîüzzaman da bu gerçeği anlatmıyor mu?
 
Hayırlı günler Baki selam ve dua ile ablam
May 11
muammerwrote:
Resmin standart görünümü için tıklayınız.

Resmin standart görünümü için tıklayınız.Resmin standart görünümü için tıklayınız.
Resmin standart görünümü için tıklayınız.
Resmin standart görünümü için tıklayınız.Resmin standart görünümü için tıklayınız.
Resmin standart görünümü için tıklayınız.
May 10
muammerwrote:

ANNEM

 

GURBETTE GEÇİYOR ŞU FANİ ÖMÜR

BİLEMEM NE ZAMAN GÖZLERİM GÖRÜR

HANGİ YOL BENİ SANA GÖTÜRÜR 

NİCEDİR YOLLARA KÜSMÜŞÜM ANNEM

 

SENİN YOKLUĞUN A DAYANAMADIM

ELLERİN ÇOK UZAK TUTUNAMADIM

ŞU KARANLIK YOLDA BAK YİNE KAYDIM

SICACIK BAĞRINI AÇ BANA ANNEM

 

HAYATIM YANIYOR ATEŞ İÇİNDE

YÜREĞİMİ SORSAN BAŞKA BİÇİMDE

NE VARLIĞIMDA NE DE HİÇİMDE

BULAMIYORUM SENİ NERDESİN ANNEM

 

GÜNLERİMİ SARMIŞ GÖZYAŞI BUHRAN

ELLERİNİ ÖZLER ELLERİM HER AN

ŞİFAMDIR SADECE ETTİĞİN DUAN

GÖNÜLDEN BİR DUA ET BANA ANNEM  

 

NE KADAR DERTLİYİM SENDEN UZAKTA

YÜREĞİM DEPREMDE NEFSİM TUZAKTA

GÖNÜL PENCERENDEN ŞÖYLE BİR BAKTA

GAMZELİ YÜZÜNLE GÜL BANA ANNEM

                   

                                                     BANU

May 10
ahmed akwrote:

VAV HALİNDE UÇAN KUŞ


Aşkın vav halini aramak…

Dünyaya eşref-i mahlûkat olarak gönderilen insanoğlunun secde anında Rabbine karşı sükût içerisinde halini arz etmesi, boyun bükmüşlüğünün tezahürü.

Kulluğun manasının sırrındadır vav hâli. İnsanın cenin halinde vav şeklini andıran bir şekilde doğması, ilerleyen süreçte elif gibi doğrularak kâinata meydan okumasında kalbin en iç yerinde saklıdır vav.

Mütevazılığın, boyun bükmüşlüğün ifadesidir vav.

Özgürlüğe açılan yelkenlerin sırrında saklıdır vavın manası. İki büklüm olup tefekkür edince anlar insanoğlu. Anlamaya başladıkça; aranılanı aramaya koyuldukça; aradığının kanatları altında kanat çırptıkça; çaresizce kalana kadar dağları delme şevkiyle Ferhat olup dağa kazmayı vurdukça, yoksunluğun aslında aranılanın yokluğu olduğunu idrak eder insan

Ten kafesinden uçup aşkın vav halini aramak…

Varlık içinde yokluk çekerek, korkulana karşı korkulanın azametinden, güçlü oluşundan değil, korkulanın sevgisini kaybetmekten korkmak. Dünyevî ne kadar duygu ve arzusu varsa hepsini ten kafesine hapsedip Hıraya çekilerek, aşkın kaynağı olan El Vedud’a yaklaşabilmek…

Tepeden tırnağa aşk kesilip sırılsıklam sarılmaktır toprağa. “Benim sadık yârim kara topraktır” diyen Aşık Veysel gibi kara toprağı dost eyleyip, nefsin kefeninden sıyrılarak vav olup kanat çırpmaktır.

Kısacık ömrü hayatında, kendisini unutan insanın, kendisini yeniden keşfe çıkarak kendisinin farkına varmasıyla bir zamanlar ayağının kayıp da yolda düştüğü yerden kalkarak yola devam etmesi. Kendisine yabancılaştığı, özünden uzaklaştığı, ölümü hatırlamamak için kendisini dünyaya kaptırdığı her şeyi bırakarak, ölmeden önce ölüme kanat çırpmaktır aşkın vav hali.

Olmak, vav halinin tekrar tekrar oluşuna bir atıfsa, vav halinde her nefes aşka atıftır. Her oluşla varlığın notaları yankılanır kâinatta, yağmurlar can verir susuz topraklara, aşkın vav hali ise kurumuş yürekleri yeşertir…

Derman arıyorsan derdine dön ey yolcu!

Sükûtu kan çanağına dönmüş gecenin yakamozda yakarışındadır hikmet. En kutlu sözün; Kuran’ın yüreğine nazil olmaya başladığı anda /kadir gecesi/ gece yürüyüşünle miracını yaşamaktır aşkın vav hali.

Mütevazılığın, boyun bükmüşlüğün, acziyetin ifadesidir. Allah’a adanmaktır. Meryem gibi.

Diriliş amentüsünün tüttüğü yetim bıraktığın secdegâhının ağıtıdır bu. Rıza-i İlahiye’ye kulak ver, yüreğini dinle, yüreğinin frekansını kâinatın zikrine ayarla;

“Secde et, yaklaş!”

Yunus Emre TOZAL

selam ve dua ile hayırlı cumalar sevgi ablam

May 8
SELAMUN ALEYKÜM KARDEŞİM HAYIRLI GÜNLER DILIYORUM
 
Vuslat bitmeyecek olana kavuşmadır. Bitecek olan nasıl vuslat olur. Ararız hep kavuşacaklarımızı ve vuslata ereceklerimizi. Kavuştuğumuzda ise vuslatın gizemini kaybederiz.

Hz. Yusuf vuslata ulaşana kadar her türlü acıya direnip o acıda vuslatı bulurken, acıların bittiği esnada gerçek vuslatına en çok sevdiği insanların yanından ayrılmak isteyerek kavuşmayı arzulamıştır.


Rahatlık arzusu vuslat arzusundan uzaklaştırır insanı. Sıkıntı ise vuslatı hatırlatır insana. Yusuf’un sıkıntılardan şikayet etmemesi ve onlarla birlikte yaşamaya razı olması bir hakiki aşkı hatırlatmasıdır. Mutluluk vuslattan uzaklaştırmadır, zevki öldürme olurken, mutluluktan kaçmak istemesini anlamaya çalışmak bile bu duyguyu anlamamanın göstergesidir.

Ayrılık; korkutucu, ürkütücü, kimi zaman insanın içini dondurucu kelime. Anadan, babadan, yardan, eşten, dosttan hiç fark etmez. Ayrılık bu, titretir insanın içini. Bazen bir eşyadan ayrılmak bile zor gelir. O zaman sevdiğimiz, bağlı olduğumuz o insanlardan ayrılmak ne zor, ne acı…

Başa gelecek en kötü şey olarak düşünülür ayrılık. Hani ‘ölüm Allah’ın emri de şu ayrılık olmasaydı’ diye şarkılarımız vardır. Peki bu kadar kötümü ayrılık? Hayır kötü değil, sadece acı. Kötü değil çünkü ayrılık insana kıymetini, bilemediği değerleri hatırlatır. Yüreğini sızlatır. Acıya dayanır insan eğer bir gün biteceğinden eminse. Emin olmalıyız. Çünkü her ayrılık bir vuslat. Kişi sevdiği ile beraber değil midir? Bu dünyada olmazsa da öbür dünyada…

Yüreğe bir kez düşmeye görsün bu vuslat ateşi… Ne başta akıl bırakır, ne bedende derman… Yaşayana deli dedirtir de yaşamayan halinden habersiz, kendi halinde yaşayıp gider. Oysa hayat… Ah hayat, vuslat arzusu olunca yaşanacak şey değilsin aslında ya, bunu bir tek O’na sevdalılar anlar…

Vuslat; Allah’ın dünyaya, insanlara verdiği güzel armağanlardan biridir. Vuslat; kişiyi büyütür ve olgunlaştırır. Vuslat insanı kendine getirir. Vuslat insana yakınlarının uzaklarının değerini bildirir. Vuslat, ayrılık, özlem… İnsan kalben, ruhen hissederse vuslatı bir kademe daha büyür. Sevdiğine biraz daha yaklaştırır. Vuslatın insanlarda ki durumları farklıdır. Kimi Mecnun gibi Leyla’ya hasret, kimi anne gibi yavrusuna hasret, kimi uzak diyarlarda memleketine hasret ve kimi var ki asıl vuslat onunkidir. Yüce Yaratıcıya hasret… İşte o vuslatı o özlemi çekene ne mutlu ki bir kere kavuşunca bir daha ayrılmayacak.

Vuslat hem sevinç hem de üzüntüdür. Kavuşursunuz sevinç duyarsınız, fakat vuslatın bitmesiyle üzüntü duyarsınız. Kavuşamazsınız hep acı çekersiniz, ama vuslatın o tarif edilmez acı lezzetini hisseder ve bunun bitmesini istemezsiniz.

Vuslat, kimi zaman sevgiliye kavuşma düşüncesiyle yanıp kavrulan yüreklerin yükselişi semaya, kimi zamansa sevgiliyi hak edememenin, onu incitmenin ızdırabıyla kaçış gözyaşlarıdır.

Bir burukluk var içimde, kimsesizlikten gelen. Dünyada ne faydalar var faydasızlıktan gelen. Bir sevgi ki, uğruna ölmeye değer. Sevilen bilir mi, hasret ne demek? Vuslata erer mi sevmek bilmeyen? Ne aşılmaz dağlar vardı, vuslat aşkı deldi geçti; ne tükenmez yollar vardı, sonu vuslat diyen geçti… Sevmeyi bilmeyen, kavuşmak ister mi? Vuslata ermeyenin içinde yangını diner mi? Ne faydasız sevgiler var, maddi ve adi! Gerçek vuslat bekleyen Hakk’tan geçer mi?

Vuslat…Sana vuslat ya RABB!...

Her gece gözyaşlarımla ıslatılmasa da seccadem, senin adını duyduğumda titremese de kalbim, verdiğin emanetleri unutup isyan etse de dilim ve en zor anlarımda ismini hatırlasa bu vefasız beynim, tüm günahlarımla sana gelişim…

Senin adını tüm insanlığa öğretemese de dilim, aşkın için yanıp tutuşamasa da kalbim ve ismini kirletenlere de kalkmasa elim verdiğin ilimle, hizmetten yoksun bu aciz bedenimle huzura geldim.

Ya RABB! Beni vuslatının özlemiyle yandır, seni görmeye mecal ver ki tüm bu günahları örtmeye çalışmaktan usanan alçak yüreğim seni görmeye dayanabilsin…

Beni aşkının çilesiyle mecnun et ki; elim, dilim, yüreğim ve tüm bedenimle seni tüm insanlığa anlatabileyim… Ne olur Ya RABB, sana kavuşma anımı, sana vuslatımı yakınlaştır…

Ne olur Ya RABB
May 5
ahmed akwrote:

 

Bozulma sürecinin dindar Müslüman tipleri

Dindar Müslümanlar (derken, dini hükümleri hayatının tümüne hâkim kılmaya çalışan Müslümanları kastediyorum, yoksa “Ben Müslümanım” diyen herkes Müslümandır) olarak biz, eskiye göre daha başarılı, daha varlıklıyız...

Çünkü daha muktedir (iktidar sahibi), daha politik, makam mevki ve güç-kuvvet sahibiyiz.
Bunlara paralel olarak, daha görkemli, daha gösterişli bir hayat yaşıyoruz...
Son yirmi-otuz sene içinde kavuştuğumuz bu imkânları, “Devr-i Saâdet ölçeği”nde kullanıp başkalarına da yansıtsak sorun yoktu. Ne var ki, bir sürü imkânla birlikte bize bir de “Rabbena hep bana” anlayışı musallat oldu: Bireyselleşip bencilleştik!

Sonuç olarak, eskiye nispetle daha kolaycı, daha rüşvetçi, daha vurguncu, daha soyguncu, daha vurdumduymaz, daha duyarsız, daha kaba-saba, daha kültürsüz, daha sevgisiz, daha saygısız, daha meraksız, daha ürkek, daha korkağız!..

“Para”nın getirdiği her kolaylığı ve her uygunsuzluğu, tıpkı “ötekiler=dünyacılar” gibi, biz de doludizgin yaşıyoruz!
Uzun zamandır, tıpkı “ehl-i dünya” dediğimiz tek dünyalılar gibi, alabildiğine para endeksli, köşe dönücü, iş bitirici bir yaşam felsefemiz var...

Yürek pusulamız eskiden sadece “kıble”yi gösterirken, çoktan beri “para”yı ve “gücü” gösteriyor!

Biz de yüreklere basa basa yürüyüp hedefe (paraya-başarıya-güce-iktidara)
ulaşmayı sevmeye başladık!
Komşumuzun yokluktan ve yoksulluktan dolayı aç uyuması, çoktan beri bizi ilgilendirmiyor, bundan rahatsız olmuyoruz!
“Dost” saydıklarımızın bile dertlerini kendimize dert edinmiyoruz...


Zaten topu topu birkaç dostumuz var: Bize “dostluk maskesi” geçirilmiş menfaat ortaklığı yetiyor...
Bu yüzden ayağımız sürçtüğü an, etrafımız boşalıveriyor.
Menfaat ortaklığının özelliği budur: Sadece ortada paylaşılacak menfaat olduğu ve paylaşma sürdüğü müddetçe yaşar.
Taraflardan biri tökezler tökezlemez, “dost” zannedilen kişiler bu tökezlemeden nasıl faydalanacaklarını hesaplayıp gerekirse bir tekme daha yapıştırırlar...
Bu epey zamandan beri böyleydi; 1983 yılından bu yana ise yoğun biçimde böyle...

Rahmetli Özal pek çok güzelliğin yanı sıra, maalesef, kapitalizmin en acımasız boyutlarını da içimize yerleştirdi.

Çok kazanıp çok harcamanın, marka giyip fark edilmenin fani lezzeti ile birlikte, “Altta kalanın canı çıksın” felsefesi, maalesef, dindarlara da bulaştı...
Sanki boynumuza “Versace” kravat, bileğimize “Rolex” saat, gözümüze milyarlık “Rayban” gözlük takmasak, kabir meleklerinin suallerini cevaplandıramayacağız.


Ahirette kravatımızın, saatimizin, gözlüğümüzün, gömleğimizin markasını sorarlar mı acaba? Sorarlarsa, bir ihtimal, kabir azabından yırtıp cennetin yolunu tuttuk demektir! (“Yürek Seferi” isimli kitabım böylesi çelişkilerimizden oluşmuştur).


Özellikli ve pahalı markalar öteki dünyada da geçiyor olmalı! Yoksa fani dünyayı baki dünyanın “bekleme salonu” sayan dindar Müslümanlar, ne diye geçici heveslerin peşine düşelim?
Çok kazanmak, çok zengin olmak, çok iyi giyinmek, kocaman lüks otomobillere binmek, yalılarda oturmak; kısacası “bir eli yağda, bir eli balda” yaşamak Müslümanlığımıza bir şey katmıyor.

Sürekli olarak başkalarını sorgulamak da bize bir şey kazandırmıyor.
Başkalarını sorgulamak yerine artık biraz da kendi iç âlemimizi, değişen, değiştikçe sünnetten uzaklaşan hayat felsefemizi sorgulamaya başlamamız lâzım.

Ucundan başladık gibi de gözüküyor aslında. Çünkü “dünyacı yaşam biçimi” beklentilerimizi karşılayamıyor. İnançlarımızın hâlâ diri olması dolayısıyla, “fani dünya” ile yetinemiyoruz.


İkisini birden istiyoruz.
İnsan olduğumuza göre ihtiraslarımızın sonsuz olması doğal. İnsan olarak hem dünyayı tüm güzellikleriyle yaşamak, hem de ahirette safa sürmek emelindeyiz...
Olabilir elbette, neden olmasın?
Peki ama “tercih” yapmak zorunda kalırsak ne olacak?
Dünyayı mı tercih edeceğiz, ahreti mi?..
Ahlâkı mı, parayı mı?..
Yüreği mi, kavgayı mı?..
Sevgiyi mi, nefreti mi?
Bu duygular hepimizin içinde mevcut; hangisini öne çıkarıp hayatımıza egemen kılacağımıza biz karar veriyoruz.

Tesettürlü kadınlarımızın fazla süslendiği yolunda eleştiriler sıralarken, dindar erkekleri teğet geçmemiz ne kadar garip...
Kendi kendimize sanırım iltimas geçiyoruz.
Oysa dindar erkeklerimize de bir şeyler oldu: Eski duyarlılığımızdan eser kalmadı. Biz de artık tek dünyalılar gibi saçıp savuruyor, kendimiz için yaşıyor, bencilce davranıyoruz.


Bizim de artık görkemli evlerimiz, teknoloji harikası otomobillerimiz var.
Düne kadar takke-cübbe giyenler, boyunlarından kravatı çıkarmıyor. (Bendeniz oldum olası kravatlıyım zaten, kıyafeti hiç sorun yapmadım).
Sakallar önce kısaldı, sonra da “kirli sakal”a dönüştürüldü.
Böylece “sünnet”i “moda” ile buluşturduğumuzu zannederken, yüreklerimizin uzağına savrulduğumuzu fark edemedik.
Bir adım, bir adım daha derken, öyle bir “sath-ı mail”e girdik ki, kaymakla bitmiyor.

İnşAllah bu hızlı kaymanın son durağı Cehennem olmaz!

 

Yavuz Bahadıroğlu

selam ve dua ile sevgi ablacığım

May 2
muammerwrote:
ŞEHİDİM  ASLANIM  CANIM  MEMEDİM
 
Kuzeyden  güneye,doğudan  batıya
Yurdumun  bekçisi  aslan  Memedim.
Bedenin  siperdir  cennet  yurduma,
Şehidim,aslanım,canım Memedim.
 
Korkusuz yürektir  nöbete  koşar,
Özgürlük  tutkunudur  başı  dik  yaşar,
Vatan  için  ölmeyi  ar  namus  sayar
Şehidim,aslanım, canım Memedim.
 
Bayrak  bayrak  semalarda  dalgalan
Yükseliyor  omuzunda  bu  vatan,
Kanını  yerde  komaz  nöbeti  alan,
Şehidim, aslanım , canım Memedim.
 
Gönülden  vurgunsun  ayla  yıldıza,
Yürüyor  kervanım  seninle  sonsuza,
Adın  korku  verir  zalim  soysuza,
Şehidim, aslanım , canım Memedim.
 
Teninde  berattır  şarapnel  izi ,
Makamınız  olsun  cennet  bahçesi
Öpmeye  bekliyor  Peygamberimiz  sizi 
ŞEHİDİM,ASLANIM,CANIM MEMEDİM. 
Apr. 29
ahmed akwrote:
 

Çocuk, büyük babasının mektup yazışını izliyordu.

 

 Birden sordu:
"Bizim başımızdan geçen bir olayı mı yazıyorsun?

 Benimle ilgili bir hikaye olma ihtimali var mı?"


Büyükbaba yazmayı kesti, gülümsedi ve torununa şöyle dedi:
"Doğru, senin hakkında yazıyorum.

Ama kullandığım kurşun kalem yazdığım kelimelerden daha önemli.

Umarım büyüdüğünde bu kalemi sen de seversin."


Çocuk kaleme merakla baktı ama özel bir şey göremedi.
"İyi ama bu kalem benim hayatımda gördüğüm diğer kalemlerden hiç de farklı değil ki!"


"Bu tamamen nesnelere nasıl baktığınla ilgili.

 Bu kalemin beş önemli özelliği var ve sen de bu özellikleri kendinde benimseyebilirsen hep dünyayla barışık bir insan olursun.


"Birinci özellik: Harika şeyler yapabilirsin ama attığın adımları yönlendiren bir el olduğunu asla unutma.

 Bizim için bu el Allah'dır ve her zaman kendi kudretiyle bizi o yönlendirir."


"İkinci özellik: Zaman zaman her ne yazıyorsam durmam ve kalemimin ucunu açmam gerekir.

 Bu kaleme biraz acı çektirse de sonuçta daha sivri olmasını sağlar.

Bu yüzden bazı acılara göğüs germeyi öğrenmelisin.

 Bu acılar seni daha iyi bir insan yapar."


"Üçüncü özellik: Kurşun kalem, yanlış bir şey yazdığında bunu bir silgiyle silmene her zaman olanak tanır. Yaptığınız bir şeyi sonradan düzeltmenin kötü bir şey olmadığını anlamalısın. Aksine bu bizi adalet yolunda tutmaya yarayan en önemli şeylerden birisidir."


"Dördüncü özellik: Kurşun kalemin en önemli kısmı, kalemin yapıldığı ahşabı ya da dışarı yansıyan şekli değil, içerisinde yer alan kurşunudur. 

O yüzden her zaman kendi içine bakmalı, en çok onu korumalısın."


"Beşinci ve son özelliği ise: Her zaman bir iz bırakmasıdır.

 Aynı şekilde sen de hayatta yaptığın her şeyin bir iz bırakacağını bilmeli ve her hareketinin farkında olmalısın."


selam ve dua ile ablam

Apr. 26
ahmed akwrote:

Sevmek, herkesi..


Bir gün batımında, göğün renklerine, ışığa, bulutlara hayrân bakınıyorum.

Bu kıpkırmızı haliyle güneşin son ışıklarını toplayıp uzaklaşmasını seyrediyorum.

“Gücün her şeye yeter Allah’ım..Şu koca güneşi, muazzam bir yörüngeye yerleştiren. Onu dilediği gibi hareket ettiren sensin. Senin gücün neye yetmez ki Allah’ım !..” diyorum..

Günün büyük bir bölümünde huzurla izlediğim gökyüzünün ardı geliyor aklıma.

İnsanı korkuya düşürecek simsiyah, karanlık uzay boşluğunu, yeryüzünün en güzel renkleriyle bizlere “gökyüzü” diye sunan Sensin..

Öyle ki, bulutlar her mevsimde, günün her saatinde farklı hallere bürünür..

Günbatımı, ikindi güneşi, kıpkızıl bir şâheserdir.

Bakmaya doyulmaz..

Sevginin ve merhametinin yüceliğindir göğün bu renkleri.

Bu renkler, senin sevgindir Allah’ım.

Senin sevgini perdeleyen, güneşi göremeyen ise bizleriz..

 

Bir kitapta, “Siz, kendi güneşinizi perdeleyen bulutsunuz” sözünü okumuş, bir sohbette “Örümcek, mağarada değil, Allah’ı görmeyen gözlerdedir” sözlerini işitmiştim..

Sahi..Var sevgi..Sevgilerin en güzeli !..

Ancak kapalı göz ve gönüller bunu görmez, hissedemez ki..

Kalbimizde mahfuz tohumlar vardır ve hangisi büyümüş, köklenmiş ise o kaplar görüş alanını da, hissetme sınırlarını da..

İçimize, her tür hasletin tohumunun yerleştirildiğini düşünüyorum.

Her birimizde, sevgiye, nefrete, öfkeye, dinginliğe, endişeye, sükunete, bencilliğe, fedakarlığa ve daha bunlar gibi nicelerine ait tohumlar var, ve biz bunlardan hangisini sular hangisini besler büyütürsek, kalbimizde onun hakimiyetini görüyoruz..

Kimi insanların kalbi, hırs tohumunu büyütüp besledikçe, hırstan ve bencillikten başka bir şeye yer kalmayacak kadar sıkışmış olabiliyor. .

Bir yandan, yüreğini ümide ve sevgiye açmış kimselerin de, özenle korudukları hoşgörü ağaçlarına kolay kolay kimse zarar veremiyor, ve güzel ağaçlar kökleniyor yürek bahçelerinde..

Kimi tohumlar çürüyor, kimileri toprağın derinlerinde sessiz sedasız bekliyor belki de..

Karamsarlık ağacının kökleri etrafı öyle bir sarıyor ki bazen, iyimserlik ağacının güneşten nasibini kesiyor..

Velhasıl, kimilerinin kimilerinde görüp imrendiği hasletler kendilerinde bulunmuyor diye yeise kapılanlar, kendi yüreklerindeki potansiyelden bihaber, nedensiz yere üzülüyor nedensiz yere gayretten uzak duruyorlar..

Bir gün yüreğine ateş düşenler, o ateşle yanıp kavruluyorken bazen dikili başka ağaçlarını da yaktıklarının farkına varmayabiliyorlar..

Pire için yorgan yakanlar, bir inat uğruna nice canları incitebiliyorlar..Bunda sabır tohumuna karşı bir ilgisizliğin mi yoksa sevgi tohumuna karşı bir yabancığın mı payı vardır bilmem..

İşte, kalplerindeki bu tohumların hepsini düşünerek, insanlara sevgi beslemeye çalışıyorum.

Kötü insan olmadığını, zâlim sıfatlara bürünmüş olanların bile son nefeslerini vermeden, Rahmân’ın onlara sunduğu fırsat sona ermeden, bütünüyle yargılamayacağına inanıyorum.

Tevvâb, Gafûr, Afüv, Gaffâr olan Allah’ın son nefesten kısa bir süre önce bile olsa edilen tevbeleri karşılıksız bırakmayacağını, merhametinin gökler kadar günaha karşı gökler kadar, yeryüzü kadar hataya yeryüzü kadar geniş tecelli ettiğini öğreniyorum Hz.Peygamber’den.

Bunun için de hiçbir insanı “sevmeme” cür’eti, merhamet beslememe cesareti taşımamamız gerektiğine inanıyorum.

Aklıma mâsum mu mâsum, sevimli mi sevimli çocuklar geliyor..Onlara karşı duyduğumuz ilgi ve sempatiyi yetişkinlere ve yaşlılara karşı da beslemek zor değil.

Başka bir pencere açıp karşımızdakilere öyle bakınca, işte şöyle tasvirler yapıyorum:

Örneğin, etrafa ateş saçan, sinir küpü, kaba-saba bir insan olsun düşündüğümüz kişi..

Onun bebekliğini tahayyül edip yaşadıklarını üzerine ekleyip, şu haline kadar yetiştirip, sonra hasta ve yaşlı olacağını ve hatta öleceğini düşününce o insana başka türlü bakıyorum..

Öfke tohumunu beslemiş, insanların hakkına girmeyi alışkanlık haline getirmiş bile olsa, nihâyetinde karşımdaki bir insan..Her insan gibi hatâ ve kusurları olması beklenmedik bir şey değil..

Ama ben insan olduğumu unutursam, hep kusursuz insanlar görmeyi arzulayabilirim karşımda. Ama, ben insanım ve kusursuz değilim…

Karşımda gördüğüm insan âşikar biçimde günahlar işleyen biri de olabilir.

Benim yapacağım ona buğz etmek değil, onu hayra sevk etmek ve hayır duada bulunmak olabilir.

Hem büyük günahlar, samimi bir tevbeyle, insanları Allah’a yakınlaştırıp, mertebelerini yükselten vesileler olabilir .

Böyle düşünerek insanlara karşı daha duyarlı, sevecen ve onları daha çok umursayan insanlar haline gelebiliriz.

Onlar için ettiğimiz duaları çoğaltabiliriz..

Rabbimizin bulutlarla, masmavi bir gökyüzüyle perdelediği uzay boşluğu gibi, biz de Rabbimizin Settâr isminden ilhamla insanların kusurlarını örtmede, sonra da yok etmede yardımcı olabiliriz..O’nun gibi merhametli olmaya çalışırız..

Kendi güneşimizi perdeleyen bulutlarsak eğer, ışığa yönelmeyi ister, rahmet yükleriyle göklerde uçabiliriz.

Bu rahmetle büyür kalbimizdeki tohumlarımız ve filizlerimiz.

Bu güçle, her şeye gücü yeten, Kâdir olan Rabbimize yöneliriz..

İçten ve samimi olur “tevbe”lerimiz…

Bu güçle, istiğfar ederiz..

 

(Rabia Nazik KAYA)

 
selam ve dua ile sevgi ablam

Apr. 22