sevgi's profileSevgili(s.a.v), her acıy...PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
Bülbülün Aşkı...![]() İbrahim -aleyhisselâm- ile ateşe atılmayı göze alan tek mahlûkat bülbüldür.
Onun için en değerli bülbüller, kül renginde olanlardır denilir. Rivayete göre İbrahim -aleyhisselâm-’ı ateşe attıkları zaman bütün melekler, vahşî hayvanlar ve kuşlar ağlaşırlar ve etrafında toplanıp, Hazret-i İbrahim’e yardım edebilmenin çaresini ararlar. Bunların arasındaki zayıf bir bülbül yavrusu ise gidip kendini o harlı ateşe atmaya azmeder. Tam kendini ateşe atacağı sırada ALLAH Teâlâ, Cebrâil -aleyhisselâm-’ı gönderip: “–O kuşu tut ve niçin böyle yaptığını sor?” buyurur. Cebrâil -aleyhisselâm- kuşu tutup kendini ateşe atmasının sebebini sorunca, bülbül şöyle cevap verir: “–Halîlullâh’ı ateşe atıyorlar. Mademki kurtarmağa kādir değilim, bari onunla beraber yanayım.” Hazret-i Cebrâil, kuşun bu cevabını ALLAH -azîmüşşân-’a arz edince: şöyle buyurur: “–Bu fedakârlığından râzı oldum, sorun bakalım, o kuşun benden bir dileği var mı?” Bülbül şöyle arz eder: “–Benim dünyada, Hakk’ın adını anmaktan başka bir arzum yoktur. Bin bir ismi olduğunu işittim. Yüz birini biliyorum. Dokuz yüz ism-i şerîfini de bilmek ve tesbih etmek niyazındayım.” Bu niyaz Cenâb-ı Hak tarafından kabul edilir. Şimdi sahralarda feryat eden bülbül, Hak Teâlâ’nın isimlerini söylermiş. Derler ki, Nemrud’un ateşi, İbrahim -aleyhisselâm- için gülistan olunca, bülbül gelip gül ağacında nağmeye başladı. O an başlayan bu aşk kıyâmete kadar sürecektir. Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri de bülbülü, dostun illerini gezmiş görmüş, şimdi şakıyarak bizlere sırları açan bir haberci olarak tahayyül eder: Gördünse cânân illerin Bülbül haber vergil bize Kokdunsa yârin güllerin Bülbül haber vergil bize Gül ile bülbül aşkına dair bir başka hikâye daha anlatılır. Gül, başlangıçta kendi güzelliğinin farkında değildir. Gül, bahçesindeki akarsuya bakınca, kendi aksini görüp kendi güzelliğine âşık olur. Kendi güzelliğine meftun olan gül, yardımcısı olan meltemi, dünyada daha güzel bir varlığın bulunup bulunmadığını araştırmakla görevlendirir. Meltem gezer, tozar, arar fakat güle benzer bir güzellik bulamaz. Bu arayışları esnasında bülbüle rastlar. Meltem ona gülden bahseder. Öyle bahseder ki, bülbül daha görmeden güle âşık olur. Gül ile bülbülün sevdası böylece başlar. Artık bülbül niyaz, gül naz makamındadır. Irmağın arkadaşlığında gülşene gelip servinin misafiri olan bülbül, aşk derdini güle anlatır. Fakat sesini duyuramaz. Karanlık geceye, aya, sabaha ve güneşe açar derdini. Fakat kimseden yardım göremez. Bu sefer yüzünü Yaratıcı’ya çevirir. Münâcatta bulunur. Allâh’ın yardımıyla bülbülün sesini duyan gül, naz uykusundan uyanır ve bülbülün sesinden etkilenir. Şair de her seherde gülü, bülbülün figānının uyandırdığını söyler: Âh-ı âşıkdur senin hüsnünden âgâh eyleyen Na’ra-i bülbülden olur her seher bîdâr gül (Necâtî Bey) Fakat gül, goncasının açılışına âşık olan bülbüle bir türlü açılışını göstermez. Gül, gülerken bülbül ağlamaktadır. Öyle ya: Böyledir ahvâl-i âlem bülbül ağlar, gül güler. Bunda şaşılacak bir şey de yoktur: Gül gülse dâim ağlasa bülbül acep degül, Zîrâ kimine ağla demişler kimine gül. (Bâkî) Aslında gül kendine bağlı olan bülbüle teveccüh edecektir, fakat arada bülbülün rakîbi olan dikenler vardır. Bir de fitneliği ile ünlü süsenler vardır. Onlar da gülü etkilemektedir. Güzelliğin şâhı olan gülün muhitinde, gülün bülbülle vuslatını istemeyen dostları vardır. Bu kıskanç dostlar sayesinde bülbül kafese kapatılır. Nitekim yaz gelir, gül mevsimi geçer, kafese kapatılan bülbül, firkat elinde vuslat türküleri söylemeye başlar: Feryâd edersin rûz u şeb, Bu derdine n’oldu sebeb? Gülden ne eylersin taleb? Bülbül haber vergil bize! [Aziz Mahmud Hüdâyî] Bu demde gül, âşık bülbüle hiç faydası dokunmayan sevgilidir. Osman NEVRES şarkısında bunu acı bir sitemle bülbülün ağzından dile getirir: Senden, bilirim yok bana bir fâide ey gül, Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül. Etsem de abestir sitem-i hâre tahammül, Gül yağını eller sürünür çatlasa bülbül. [Osman NEVRES] Bu dönemde gül bahçesi, âdeta bitmeyen savaşların yaşandığı bir muhite döner. Sonunda kış gelip geçtikten sonra, bahar gelir ve gülün vazifesi tekrar başlar. Bunca tecrübeyle gül, bağın bülbülsüz olmayacağını anlamıştır. Meltem aracılığıyla bülbülün kafeste mahkûm olduğunu öğrenen gül, bülbülün serbest bırakılmasını sağlar. Bu onun kemâlinin işaretidir. Sonunda şâhın izniyle zindandan kurtulan bülbül, gülşene yerleşerek onun nedimi olmuştur. Biz de yeise düşmemek hususunda bülbülden ibret almalıyız. Yaz da geçer, hazan da geçer, kış da biter. Önemli olan bahçeye zarar gelmesin. Sararan güller koparılmadan tekrar açsın. Cenâb-ı Hak hepimize hakikî aşkın birer bülbülü olmayı, güller gülüne içli içli niyaz etmeyi nasip eylesin. Âmîn!.. Sevgi Krallığı![]() SEVGİ KRALLIĞI Ey nefret! İsyan ediyorum sana! Şu zamana kadar boyun eğdim, Her dediğine eyvallah dedim, Fakat buraya kadar, artık o eski kötü kalp yok. Belki sana asi bir kalp, ama işe yarar bir kalp… Çünkü ben güzel duygular için yaratılmışım. Aşk, Sevgi, Şefkat, Merhamet için. Senin krallığın artık son bulacak. Zira krallığın başına "Sevgi" geçecek. Bütün bedeni kapsayan kraliyet tebası sevince gark olacak. Bundan sonra "SEVGİ KRALLIĞI" hüküm sürecek. Bütün sevgiler bu krallıkta barınacak. Ağaç sevgisi, kuş sevgisi, insan sevgisi, Ancak öyle bir sevgi var ki ondan yoktur mukaddesi, "Allah(c.c) Sevgisi" İşte bu sevgiyle buldum kendimi, Onu bulmasaydım bütün sevgiler heba olacaktı, Onu bulmasaydım, ben kalp olmayacaktım, İşe yaramaz bir organ olacaktım, bir et parçasından farksız… Bir tek kendimi değil, bütün tebayı mahv u perişan edecektim. Ey Rabb'im! Sana hamdolsun! Beni Kendin ve güzellikler için yarattığından ötürü hamdolsun! KALP Sıfır Almayalım;Sıfır Olalım...Yalnızca tebessüm ettirmeyen, derin ve ince manalar yüklü bir fıkra. Fıkra şöyleydi; Büyük makamda bulunan birisi, yanındakiler arasında dalkavukluğu(yağcı, yalaka) meşhur birisine “sıfır nedir?” diye sormuş. Cevap bir dalkavuğa yakışır şekildedir “Sizin huzurunuzda ben” demiş. Bu fıkrayı okuyunca müthiş etkilendim, bir kul olarak söylemem, vicdanımda his etmem gereken bir söz, dalkavuğun ağzında yankılanmıştı. Mülkün Sahibinin “Ey insanlar! Sizler Allaha karşı fakirlersiniz”(Fatır,15) fermanını düşündüm. Evet, gerçekte sıfır bendim. Allahın huzurunda bir sıfırdım. Elimde ne varsa, elim de, her şeyim de, onundu, ondandı. Elimdekileri alsa geriye ne kalırdı ki? Ben ise, askerin kullanması için, emaneten verilen silaha, benim silahım demesi gibi, benim elim, benim gözüm diyordum. Bu vehmi bir söyleyişti, çünkü herkes düşünse anlayacaktı ki, benim gözüm demek, bana emanet edilen göz demekti. Gözümün yapılmasında, şimdiki işleyişinde en ufak bir emeğim olmamıştı ve olmuyordu ki sahipleneyim. İşte emanet olduğunu unutanlar sahiplendiler, sahiplenince de başkasının(Allahın) malını rızasına ve yaratılış gayesine uygun olmayan şekilde kullanmaya başladılar. Bana ait olmayan bir elbiseyle nasıl böbürlenebilirdim ki, ama sıfırlığımı hatırlayamadım ve emanete hıyanetler işledim, işlemekteydim… Sıfır üzerine değerlendirmelere devam edelim. Binlerce sıfır bir araya gelse, bir artma, bir değişiklik olmaz. Hapisteki birinin, diğer mahkûmlardan beklentisinin olması ne kadar saçma ise, hepimiz de mahkûmlar gibi aciziz. Sıfırlardan, mahkûmlardan, yüz çevirip, her şeyin sahibine “İyyâke na’budu ve iyyâke nestaîn ” ile yalvarıp, ondan yardım bekleyelim. Bir mikrobun yere serdiği canlılar olarak acizliğini bilen, havanın, güneşin, rızıkların muhtaçlısı olarak, fakirliğini anlayan kullarından olduğumuzu ispat edelim. İddia ispat ister. İnsanın tam anlamıyla kendini unuttuğu, kendinden geçtiği, kendini sıfırladığı an ise secde idi. Bu bitiş yeri Âlemlerin sahibine en yakın olunan yerdi. “Sadakalar… fakirler içindir”(Tevbe,60) Ayeti, Allahın ikramlarının, kendini sıfır bilenlere, fakir bilenlere geldiğini ilan etmekteydi. Zengin olan, fakire yardım ettiği gibi, sonsuz “Gani” olan Allah ta, huzurunda kendini sıfır bilenlere burada da ötede verecekti. Kendini, Âlemlerin sahibinin huzurunda sıfır bilen, her şeyini ona borçlu, hatta her şeyin onun olduğunu anlayan bir insan, artık çalımlı yürür mü, desinler arzusu taşır mı, diğer sıfırlara tepeden bakar mı? Kendini diğer varlıklardan üstün görme kanserine yakalanır mı? Sıfırın zirvesinde oturan ve gerçek varlığa kendini sıfırlamakla ulaşılacağının dersini veren Peygamber Efendimiz den (s.a.s) ders alanlar, bize ibretlik sözler söylemişlerdir. Mesela: İmamı Rabbani bir hayvanı göstererek ben şu hayvan gibiyim derken bu inceliği dillendiriyordu. Bediüzzaman Said Nursi “Sözler’deki hakaik (gerçekler) ve kemalât (üstünlük, mükemmellik) benim değil Kur’ân’ındır. Ve Kur’ân’dan tereşşuh etmiştir (sızma). Risaleler kendi malım değil, Kur’ân’ın malı olarak Kur’ân’ın reşehat-ı meziyatına (Kur’ân’dan sızıntılar) mazhar olduklarını izhar etmeye (açıklamaya) mecburum. Evet, lezzetli üzüm salkımlarının hasiyetleri (özellikleri) kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.” derken bu anlayıştaydı ve Allah katında büyük olanlar, ellerindeki emanet olan, mallarını, mülklerini, ilimlerini, kısacası her şeylerini ondan bilmekle, onun bilmekle büyük olmuşlardı. İlim dünyasında ve bilgisayar dilinde ki yazılar “nokta” ların bir araya gelmesiyle yazılır. Varlıkların aslı olan atom “nokta” dır. Ağacın özü olan çekirdek bir “nokta” dır. Allah’a en yakın yer ve an olan secdede “nokta” gibiyizdir. Nokta(.) ise eski yazı dilinde(arapça) sıfırdır. Yani her şey sıfırdan oluşur diyebiliriz. Kullandığımız yazı dilindeki sıfır(0) bile gururlu içi şişirilmiş bir sıfırdır. Hatta Kuran fatihada, fatiha besmelede, besmelede be harfinin noktasında gizlenmiştir. Nokta çekirdeğine ağacı sıkıştıran kudret, besmelenin be harfinin noktasına da Kuranı yerleştirebilir ve öyledir. Kendilerini sıfır bilenler ispatını da namazlarının secdeleriyle ilan ederler. Nefsimizi ikna etmek için şöyle bir düşünelim, Televizyonlarda, gazetelerde, hemen her yerde ilanlar ile denilse ki “Falan şahıs, dünyanın en zenginidir” eğer O şahıs, her taraftaki bu ilanlara inansa ve var mı benden zengin kimse? dese, Ona demezler mi, cebine bir bak, sermayen nedir ki sen onlara inanıyorsun? Cebine baksa 5 lirası var, anlar ki gerçekte öyle zengin değilmiş, dünyadaki herkes sen zenginsin dese de, artık onu inandıramaz. “Bütün halk beni medh ü senâ etse, beni inandıramazlar ki iyiyim, sahib-i kemâlim.” Said Nursi. Bizde nefsimizin hilelerine, çevrenin övgülerine karşılık, cebimize baksak ki, sermayemiz acizlik, fakirlik, mikroba yenilebilen zayıflıkta fani bir varlığız, o zaman haddimizi bilir, sıfır olduğumuzu anlar, secde ile imzamızı atarız. Eğer, boyumuz 1,5 metre ise, sandalyeye çıkmamız gerçekteki boyumuzu değiştirmeyecektir. Eğer, gerçekte hiç bir şeye sahip olmayan “emanetçiler” isek, makamlara çıkmamız, mal bekçiliklerimiz bizim “sıfır” lılığımızı değiştirmez. Biz kendimizi kandırsak da. Ne mutlu kendini sıfır bilip, haddini bilenlere Ne mutlu sıfırlaşıp, saflaşan ve sonsuz zatı bulanlara. Sevmeyi Öğrenmeliyiz...
Sevgi söz değil özdür.
Sevgi kağıda yazılmaz, kalbe kazınır. Sevgi, ya var, ya da yoktur. Biraz var, biraz yok olmaz. Sevginin tam tarifi yapılamaz. Çünkü sevgi sadece akılla kavranmaz. Çünkü sevgi, kalpten kavranan ve yaşanan bir güzelliktir. Bu sebeple de, kalpsizlerin, merhametsizlerin ve maddecilerin sevgiden söz etmeye hakları yoktur. Hem dünyanın peşinde olacaksın, maddi kazançların ince hesapların içinde kaybolacaksın, hem de sevgiyi yaşayacaksın, olur mu ?!! Böyle biri ancak sevginin sözünü edebilir, özünü ne bilir, ne de bildirebilir... İşte bu yüzden çağımız, sevginin çok yazıldığı, çok söylendiği bir zaman dilimi haline gelmiştir .. Zira, yaşayan azaldıkça, sözünü eden çoğalmaktadır. Sevgi anlatılamaz, yaşanır. Sevgiyi yaşayamayanlar hep anlatıyorlar, sürekli ondan söz ediyorlar. Bu ya bir sahteciliktir, ya da yaşayamadığına hasretlenmek, hatta hasetlenmek... Bu durumda ortaya çıkan sevginin sömürülmesi, içinin boşaltılmasıdır. Söylenen ve yazılan, yürekten taşan ve içte taşınamayandır.
Böyle olduğu içindir ki, Akif merhum bile, "Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizarım" diye dertlenir. Sevgiyi asıl söyleyen, bedenin bütünüdür. Çünkü insanın içini gerçek anlamda sevgi donatırsa, bütün vücut ruhun dili olur. Sevgiyi yaşayan aldığı nefes, attığı adım sevgi olur. Sevgi ayrı ve özel bir eylem olarak görünmez sevende... Çünkü onun her işi, her sözü, her özelliği sevgiden ibarettir. Sevgi insanı, ekmeksiz, susuz, hatta havasız yaşar ama, sevgisizliğe dayanamaz. Onun ekmeği, suyu, havası sevgidir. Böyle olunabilir mi diye düşünen, böyle olamaz. Sevgi pazarlıkla var olamaz. Sevgi, çıkar hesaplarıyla, verme alma planlarıyla yaşamaz. Çünkü sevgi, fedakarlıktır. Sevgi, sevdiğinde fani olmaktır. Sevgi, sevdiğinin, "Hadi! Dediğinde, "nereye?" diye sormamaktır. Böylece sevmeyen ve böylesine sevilecek olanı bulmayan, sevginin uzağındadır. Öyleyse, en çok sevilmesi gereken, bu muhteşem duyguyu yoktan yaratıp yüreklerimize hediye edendir. En çok sevgi, sevmeyi bize öğretene olmazsa, sevgiye saygısızlık yapılmış olmaz mı? En çok Allah'ı sevmemek, sevginin öz kaynağından koparılmasıdır. Kaynağından koparılan sevgi, sevgi olmaktan çıkıyor.
Her şeyin sahtesi kötüdür, çirkindir, çekilemez ama, sevginin sahtesi, ne yenir, nede yutulur. Sevginin sahtesi hiçbir şeye benzemez. Çünkü sevgi samimiyetle mayalanmadan kendisi olamaz, varlığını bulamaz, özelliklerini kazanamaz. Böylesine bir yokluktan bir sevgi edebiyatı çıkıyor. Tumturaklı sözlerle sevgi anlatılıyor. Ne ki çok anlatıyorsun, o az yaşanıyor demektir. Hani bir Allah Dostu'nun şu sözünde olduğu gibi: "-Ben, Allah'ı hatırlamaktan utanırım. Çünkü, her hatırlama bir unutmadan sonradır." Ne ki, anma günlerinin konusudur, demek ki unutulmaya yüz tutmuştur. Bizim sevgi geleneğimizde, sevginin sözü çok edilmez. Çünkü, 24 Saat yaşanan bir güzellik, dillerde dolaşmaya muhtaç değildir. Sevgi bakıştır. Sevgi, selamdadır. Sevgi, tebessümdedir. Sevgi, hatır soruştadır. Sevgi, yardım ediştedir.
Sevgi,
bazan bir geçmiş olsunda, bazan da bir teselli tavsiyesindedir.
Sevgi, pişirilen yemektedir. Sevgi, "Hoşgeldin" de, "Güle Güle" de, "Allah'a ısmarladık" tadır. Yürekte gerçek sevgi gerçekten varsa, herşey sevgidir. Görünüşe, etkisi, hissi ne olursa olsun herşey sevgi olur. Ve seven sevdiğine, "Senden gelen başım gözüm üstüne" der.
Sevgi,kal değil,hal işidir. Sevgi,ruhun dilidir. O konuşmaya başladı mı,öteki diller susar. Konuşsalar da ,sesler,sözleri duyulmaz olur. Sevginin olduğu yerde, atmosfer sevgiden ibaret hale gelir. Kurt ve kuş sevgiden başkasını bilmez olur. Sevgi,intisap sırrıdır. Ait olduğu kaynağı keşfettiğinde,kanatlanır,kanatlandırır. Kabına sığmaz olur. Dolar taşar,gizlenemez bir muhabbet coşkunluğu ile çevresini kuşatır.
İnsanlığı sevmek, insan olmanın gereğidir. İnsanlığı bize bağışlayan ve bilinçli sevmeyi öğreten Rabbimize ne kadar şükretsek azdır
Çevremizde varlığını hissettiğimiz her şey,
O’ndan eserdir diye seviyoruz. Ve yarattığı her şeyle dostluk kuruyoruz, kardeş oluyoruz…Canlı cansız bütün varlık dünyasıyla birleşip bütünleşiyoruz. Birlik dünyası, dirlik dünyasıdır.Yaratıcının birliği etrafında bir ve beraber olmuş varlığı tutan, dengeleyen, düzenleyen “sevgi”dir… İşte bu sevgiyi yaşamak, insanı mutlu, huzurlu ve iştiyaklı kılıyor. Yaşama sevinci bu sevgiyle kalplere doluşuyor. Bu sevgi, üzüntünün ilacı ve mutluluğun mayasıdır. ...VEHBİ VAKKASOĞLU... “Dünyada benim için sevip dost olanlar nerdedir?”
اَلْمُسْلِمُ أخُو الْمُسْلِمِ لاَ يَظْلِمُهُ وَلاَ يُسْلِمُهُ مَنْ كَانَ فِي حَاجَةِ أخِيهِ كَانَ اللَّهُ فِي حَاجَتِهِ وَمَنْ فَرَّجَ عَنْ مُسْلِمٍ كُرْبَةً فَرَّجَ اللَّهُ عَنْهُ بِهَا كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَمَنْ سَتَرَ مُسْلِمًا سَتَرَهُ اللَّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (düşmanına) teslim etmez. Kim, (mümin) kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacını giderir. Kim müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, bu sebeple Allah da onu kıyamet günü sıkıntılarının birinden kurtarır. Kim bir müslümanı(n kusurunu) örterse, Allah da Kıyamet günü onu(n kusurunu) örter. Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58.
Bilinmelidir ki, bir kimse ile Allah (c.c.) için dostluk ve kardeşlik yapmak din yolunda üstün ibadetlerden ve büyük işlerdendir.
Karanfiller Ağlardı...![]() Karanfiller ağlardı
Karanfiller ağlardı gecelerde, geceler neden ağlamasın? Gecelerde secde edenler neden ağlamasın, gecelerde secde edemeyenler neden ağlamasın? Gecelerde açılırken ötelerin pencereleri, kalplere hüzünler yakışır, yakışır kirpiklere taneler. Ölüm varsa ve ölümden ötesi varsa, hesap varsa, mizan varsa, bir kefene bile sarılıp sarılamayacağımızdan emin değilsek, bizim için mizanın nasıl kurulacağını bilemiyorsak, farkında olmadan işlediğimiz günahlar ve hiç fark etmeden kazandığımız sevaplar varsa, neden göğsümüz dolmasın, neden yüreğimiz titremesin? Biz kimin mülkündeyiz, kimin huzurundayız, biz kimin şefkatine ve merhametine muhtacız? Eğer bizler yaptığımız ibadetlerde ve iyiliklerde yeterince ihlas sahibi olup olmadığımızdan emin eğilsek, kibirden, riyadan, ucubtan, hasetten, gıybetten, nifaktan gereğince temizlenemediysek, bunlardan arındığımızı zannedip kendimizde bir varlık görmek gibi bir hataya düşebiliyorsak geceler bizim için ağlama zamanıdır. İnsanı yücelten; kendini eksik ve kusurlu olarak kabul etmesi, güzel örneklere bakarak her güzel huyu kendine maletmeye çalışmasıdır. İnsanı yücelten tek yardımcı olarak Rabbini bilmesi, yalnız O’na kulluk edip yalnız O’na dayanmasıdır. İnsanı yücelten Rabbi ile arasında sıcak bir bağ kurması, bu bağdan güç alması, her şeyde her varlıkta hatta kendi gönlünde O’nu görebilmesidir. Çünkü Allah (cc) bir kudsi hadiste buyurur ki: “İnsan Benim sırrımdır, Ben insanın sırrıyım”. Ve Cenab–ı Hak Hz.Muhammed (sav)in aynasından seyredilir. O’na ne kadar uyabilirsek biz de o derece temiz bir ayna oluruz Hakk’a. Çünkü Allah (cc) kamil insanın gönlüne tecelli eder. Kamil insan olmak da ancak güzel ahlaktan geçer. Çünkü müminin mizanında güzel ahlaktan daha ağır gelecek bir şey yoktur. Karanfiller ağlardı gecelerde, neden ağlamasın? Öz ağlamayınca göz ağlamaz... Anlaşılamayan ve anlatılamayan hüzünleri ifade etmenin en iyi yolu ağlamak değil midir? alıntı değerin ne ki?”
“Birer birer iplerini kesen, elbette kurtulabilir bütün bağlarından… şems kanatlı kelebeğinin ardısıra...![]() şems kanatlı kelebeğinin ardısıra...
koyu kahve tadında..encara.. beni zikretmez kimse, efsane-i mecnun'a taliptir.. ne benzer o bana, onun derdini anlatmak kabilidir.. çöl gezgini mecnundan kederimi sorgu sual etmem , ne bilsin denize gömülmüşün halini, menzili sahildir... fuzuli .. YA RAB! Bizi Kurana Aç...YA RAB! Kuranı bize aç Aklımızı kurana aç Kuranı aklımıza aç Kalbimizi kurana aç Kuranı kalbimize aç Kuranın manalarını gönlümüze nazil et ya rab Kuranı hayatımıza nazil et ya rabbi Kuranı aklımıza nazil et ya rabbi Kuranı sevdamıza nazil et ya rabbi Kuranı arzumuza nazil et ya rabbi Kuranı umudumuza nazil et ya rabbi Kuranı geleceğimize nazil et ya rabbi Kuranı halimize nazil et ya rabbi Kuranı bu topraklara nazil et ya rabbi Kuranı şu sokaklara nazil et yarabbi Kuranı yavrularımızın hayatına ve hafızasına nazil et ya rabbi Kuranı bizim hayatımıza nazil et ya rabbi Ya rabbi kuransız yaşamak izhansız ve imansız yaşamaktır Hayatımızın anlamını ver ya rabbi Anlamsız bir hayata mahkûm etme ya rabbi Sensiz bir hayata mahkûm etme ya rabbi Allahım sensiz bir hayata mahkûm etme ya rabbi Ya rabbi fehimimiz izanımız dubara uğradı Tefekkür edecek teakkul edecek tezekkür ve tefekkür edecek yerlerimizi kendi elimizle yok ettirme ya rabbi "Ya Rabbi! eksenine kuran'ın konulduğu bir hayat ver. Kuran için adanmış bir hayat ver. Kuran'la anlam kazanmış bir hayat ver. AMİN AMİN AMİN AMİN Ya rabbi ülfet ver Ya rabbi hikmet ver Ya rabbi izzetimiz yerlerde sürünüyor izzet ver Ya rabbi hilkatimizi dağıttık hilkat ver Ya rabbi aşkımızı dağıttık aşk ver Şevk ver Ya rabbi hasretimiz yok oldu zani oldu hasret ver Beklenmesi gereken şeyleri bekleyelim ya rabbi Umulması gereken şeyleri umalım ya rabbi Yolu gözlenmesi gereken sevgilileri gözleyelim ya rabbi
Eteğimiz önümüzden yırtılmasın Biz çağın Yusuflarına Züleyhaları musallat etme ya rabbi Ya rabbi biz karada gemi yapmaya çalışıyoruz Ya rabbi Nuh’un gemisine binmek
AMİN...AMİN Tövbe Kapısı...
Rasûlü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem buyurur: Kul, Allah teâlâya itaat etdiği zaman Allah ona marifetullahi bahseder. Taati terkedince, daha önce vermis bulunduGu bu marifetullahi geri almaz. Bilakis kiyamet gününde, aleyhinde bir delil olarak kullanmak üzere kalbinde birakir. Kiyamet günü olunca da kendisine der ki:– Seni marifetullah ile mümtaz kilmis onu sana bahsetmistim. BildiGinle niçin amel etmedin? ilminle niçin âmil olmadin?Ömrünü fuzuli, bos arzular pesinde geçirmis bir ihtiyar vardi. En sonunda yaptiklarina pesiman olarak tevbe etti. Melekler: – Ey ihtiyar! Elden ayaktan düsdün, kuvvetden kesildin, arzun kalmadi, simdi de tevbe etdin, dediler. Cenab-i Hakkin emri ulasir: – Ey Melekler, benim ihtiyar kulumu birakin, onu ayiplamayin! izzet ve celâlime yemin ederim ki yüz sene sonra gelseydi, beni kerim ve maGfiret edici bulurdu. Ey melekler sahid olun! Onun tevbesini kabul eyledim ve baGisladim. Onu cennet ve cemâlime lâyik eyledim buyurur. Ey saçi ve sakali beyaz Dergâh-i ilâhiden kaçan bu halin ile Allah teâlâ diyor, çokdur benim keremim Ümidsiz olma ve gel, tevbe et özür dile. ihtiyacini Rabbin dergâhina sen arzet, Lutf-i ilâhî sana, hiç çirkinlik göstermez islesen bin günah ve bin türlü rezâlet Tevbe etsen makbüldür, hiç biri red edilmez. (Riyazü’n- Nasihin) Rasûlü Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz buyurdu ki : “iblis tard edildiGi zaman, “izzetine yemin ederim ki, insanlarin cani bedenlerinde durdukça kalblerinden çikmam,” dedi. Allah teâlâ da buna karsilik “canlari bedenlerinde bulundukça, izzetime yemin ederim ki, tevbe kapisini onlara kapamam,” buyurdu. Bir hadis-i serifde: – Kul vardir ki günah sebebi ile cennete girer, buyurdu. – Bu nasil olur ey Allah’in Rasûlü? dediler. Gene buyurdular: – Günah isler ve sonra pisman olur ve onu hep gözünün önünde tutar, nihayet cennete girer, o zaman seytan, keske onu bu günaha sokmasaydim, der. (Kimya-yi Saadet’den) Rasûlü Ekrem efendimiz : – Size en büyük derdinizi haber vereyim mi? buyurdular. Ashab-i Kiram: – Bizim en büyük derdimiz nedir? dediler. – Derdiniz günah derdidir, buyurdular. Ashab-i kiram : – Bunun ilâci nedir? dediler. Resûlü Ekrem efendimiz: – Günah isleyenin gece karanliginda dili ile istigfar etmesidir, buyurdular. (Riyâzü’n-Nasihîn) Ya Rab! Günahimiz çok, sayiya gelmez. Fakat senin rahmetin, afvediciligin nihayetsiz, sınırsız. Hem bizleri tevbe kapinda daim eyle, hem de islemis oldugumuz günahlari tekrar ettirme, bizleri hifz eyle,Kimseye bizleri horlatma bizler senin kapına geldik senden medet dileniriz.Bizim hakkımızda kötü fikre kapılanlara en kısa zamanda gerçekleri göster ve onlarıda doğru yolundan saptırma,hidayet nasip eyle Rabbim, Kur’an hürmetine Rabbim,Peygamberim hürmetine Rabbim. Âmin. Hasbinallahu ve ni’mel vekil.. Ni’mel mevla ve ni’mel nasir.. ALLAH BİZE YETER O NE GÜZEL VEKİLDİR. NE GÜZEL DOST VE NE GÜZEL YARDIMCIDIR dinle....SON VEDA...
Dinle! Ayrılıklardan nasıl şikayet etmede şu ney, ve nasıl anlatmada ayrılıkları, dinle: “Erkek - kadın herkes ağlayıp inliyor feryadımdan; ağlayıp inliyor herkes beni kamışlıktan kestikleri gün başladığım feryadımdan… Özlemimi açmaya bir kalp istemedeyim oysa ben, ayrılıktan parça parça olmuş, beni anlayacak bir kalp istemedeyim. Hani vuslat zamanını arar ya aslından uzak düşmüş kişi, durmadan aslını arar ya hani!.. Her toplulukta ağladığım bu yüzden benim, her yerde inlediğim bu yüzden. İyilerle dost olmam da, kötülerle oturup kalkmam da bu yüzden. Herkes dostum oluyordu zannımca benim, kendine yakın buluyordu çokları. Ne çare, araştırmadı kimsecikler içimdeki sırları, ve kimse anlamadı ayrılıktan şikayetimi… Oysa Sırlarım Çığlıklarımdan Hiç de Uzak Değildir Benim! Sevgiliden ayrı düşmüşü teselli eder bir ney, yoldaş olur ve musiki perdeleriyle yırtar aşığın sır perdelerini, sırdaş olur. Kim gördü ney gibi hem zehir hem tiryaki, hem dert hem derman başı? Kim gördü ney gibi hem özlemde, hem sarmaş dolaşı? Kanla dolu yoldan bahsetmede hep ney; aşk yolunun, Mecnun’un gittiği yolun öykülerini dillendirmede hep. Hani akılsızdır ya sırdaş olan akla, hani zordur ya müşteri bulmak kulaktan gayrı dile; işte o haldeyiz ki zaman erimede üzüntümüzden bizim; anlar yolunu şaşırmada… Ve günler yanışlara yoldaş durmada. Ey temiz yaratılışın biriciği, hemen sen yanımızda kal yeter! Günler uzadıkça uzadı nasibi olmayan için, ve suya kandı balık dışında her şey. (Bencileyin, bir balık kaldı susuz)
Pişkinin halinden ne anlasın ki ham… Öyleyse sözü kısa kesmek gerek
vesselam!…” (Mesnevi I - B, 1 – 1) Özlemek mi istiyorsun
Özlemek mi istiyorsun Hz. Bilal in Davudî sesindeki ezanı özle |
|
|