|
|
Yağmurun yağmadığı şehirler düşlerken sana ben. Yorgun karanfillerin sencil denizlere düşüşü geldi aklıma. Dalgalanmamış bir denize kaç çocuk gözyaşı dökebilir diye sormuştun bana. Cevabını yokluğunda buldum. Ağlayan bir çocuk için kaç deniz dalgalanabilir alemde.
İşte böyle yâr.
Kendi kendime sorduğum soruların cevabını yalnızlıktan aldığım günün adıydı aşk belki de. Sözlerin içinden seçilen bir sözdü. Hiç kimseye ve herşeye dair bir hissin sürüncemesi. Vaktin ipliğini hüzne saran annelerin, çocuklarına gözyaşlarından bir mezar kurabilme elemi.
Aşk her dilde aynı diyorlardı ama aşkın hangi dile mukabil olduğunu kimse bilmiyordu. Şehrin vakanüvistleri kendi usaresinde yatan müessir korkuya biat etmişti. Ve yeise düşen her gönülde bir leyla düşlemesiydi aşk.
Mecnunca bir çaresizlik gezinirken parmak uçlarında aşksız kentin. Sahraları kırmızı bir alev topunun bergüzârlığıyla yakan İbrahim'lere haramdı aşk. Tahrimen mekruh kılınmıştı kölelik denizinde özgür bir aşkın gemisini yürütmek.
Ah yâr.
Yarasaların dahi tersinden göremediği yegâne varlıktı aşk. Dik ve onurluydu. Boyun eğmezdi hiçbir kuvvete. Herkes herşeyi satın alabilirdi. Ama pazarda her akşam satılamayanlar listesinde aşk vardı. Yitik bir ömrün tek hatırasıydı aşk. Müzmin bir ticaretin tek bakiyesi.
Sana ellerimle gökyüzüne fırlattığım yağmurları sunmak isterdim. Toprağa düşmeden daha, damlaları avcunda biriktiren çocukların şarkısını dinletmek. Suya yazılan her yazıya adının katrelerini karıştırdım yâr. Bu yüzden adını ebru koydum senin.
Ah yâr.
Yeryüzünün bütün kuşları ve bütün hüzünleri adına, sana en kutsal aşkın yeminini vermeye ramak kalmışken. Yarama tuz diye basılan bu sessizliğin alamet-i fârikası nedir. Nedir bana gecenin içinde karanlığı dahi beyazı gösteren sır. Esrârını bilebilseydim avcumdaki güneş çiçeklerinin, gölgelemezdim gönül bahçeni ellerimin yağmuruyla.
Sana toprağın arasındaki çatlaktan yağmura bakan bir ölünün sözleriyle susuyorum. Konuşsam dilimi mimleyecek yağmur halkaları. Aşktan yanan kalbime buz düşleri üşüşecek. Susmalıyım yâr. Bağıracaksam sana mahşerin on beşinci günü. Susmalıyım.
Bilirsin yâr.
Baharı beklemeyen yaprağa konmaz yusufçuk kuşları. Zemherileri göğsünde eritmeden hangi baharın müjdelerini duyabilirsin. İşte şimdi. Kemik sesleri törpülüyor hüznümün kılcal damarlarını. Ve cehenneme bir bilet ısmarladım ben. Aşkı kim kirletirse onun adına kesilecek. Ama sen yâr. Senin adın yâr. Cennet'i kalbeyleyen erguvan kokularına karışır adın.
Bilesin yâr.
Gümrâh bir ırmağın son damlasını aşk ile yıkayıp sana akacağım sonsuzluğun dehlizlerinden. Mısra mısra yollarına adanıp hece hece secdene kapanacağım. Bir Leyl rüyası bu yâr. Gözlerimiz kapanınca göreceğiz.
Unutma yâr. Aşk yaşarken ölsede Öldükten sonra yine yaşanır
(İbrahim Sâki)
Belki su anda çok dertlisin Belki ? Artik yeter? diyorsun Belki de kendinden geçmissindir Belki de ağliyorsundur. Beklide bütün musibetlerin sonunda eline bir sey gecip geçmeyeceğini düsünmektesin Duy ! Rabbin sana söylüyor Sabredenlere, felaketler karsi dislerin, sikip göG9üs gerenlere, mükafatlari hesapsiz ödenecektir!? Belki de onca insanin içinde neden senin seçildiğini soruyorsun Oysa Rabbinin seçtikleri kiymetlilerdir? Içinizden mücahitlerle sabredenleri ortaya çikarincaya kadar elbette sizi deneyeceGiz!? Hayat bir imtihan değimli.? Her soru ebedi hayatinda yer olan bir tuğla Nefes alip verdiğin her an yeni bir soruya gebe? Onlar olmasaydi sonsuzluk yurdunda sana ait hiç birsey olmayacakti?. Derdin yoksa üzül asil Dertliysen bil ki?. O seni seviyor?. Bak! Sevdiğin ne diyor? Allah(cc), hayrini dilediği kisiyi sikintiya sokar.? Belki sen Ashab-i Uhdud kadar aci çekmedin? Hani krallari onlari iman ettikleri için Ates dolu hendeklere attirmisti ya?.. Belki sen Ebu Zer(r.a) kadar aci çekmedin?. Amcasi inandiği için onu hasira sarip Yakmisti ya? Belki sen Vahsi kadar aci çekmedin Sevgilisi ona Bana görünme!? demisti ya? belki sen Yakup(a.s) kadar aci çekmedin?. Yusuf?u (a.s.) elinden alinmisti ya? Belki sen Hatice (r.anha) kadar aci çekmedin?. Muhammed(sas) yurdundan kovulmustu ya? UNUTMA?. Rabbin kimseye Dayanabileceğinden fazlasini yüklemez Belki kalbindir aciyan, Belki bedenin, Beklide ruhundur kivranan, Beklide yokluktur seni saran Beklide bin bir türlü muamma, Her ne durumda olursan ol Diline yakisir bu dua LA ILAHE ILLA ENTE SUBHANEKE INNI KÜNTÜ MINEZZALIMIN? Senden baska ilah yoktur! Sen bütün noksanliklarindan münezzehsin süphesiz ben nefsine zulmedenlerden oldum...
Günaydinim..
Günümü aydin edenim...
Gözlerimi acinca Sen varsin yani basimda Seninle uyanmak ne güzel.. karanliklardan...... Yüzümde sükre vesile bir tebessüm olur, Seninle baslayan her günün sabahinda Yüregimi teslim ettigim..
yüregimin sahibi....
Kalbimi Senden baskasina birakmadin bu sabah ta Kalbim Seninle dolu yine...... Adin yüregimde uyanmak ve adin ile insirah bulmak Beni hayata baglayan Senin Sevdan..... Bana hayati veren Sensin..... Hayatim Senin..... Her zerre gibi bende Seninim.....
Kalbim Seni anar.. andikca sevdan ile yanar.... Sen ol demeseydin olmazdim Varettin varligina asikar eyledin Sebeb-i varligimi emir buyurdugun nimetlerle güzellestirdin Sen ki kulluga layik gördün beni, emrin basim üstüne ....! Sen ki gel dedin bana....
Gelmem mi..... Sen ki lutfeyledin....
Bilmem mi...
Ben ki misafirinim bu dünya da., sahiplenmekten cekinmem mi..... Sen ki beni önemseyen, kendine kul eyleyen, Sen ki yalvarisimi yakarisimi duymak isteyen Rabbul Alemin..... Ben ki lutfunla can bulan bir nefes, Ben ki aczim ile sükrümle el acan kulunum ! Ellerim hep acik istemekte, Varligimi rizanin yollarina kurban eyle...! Kalbim Seni anar.... Varedisinle var olan bedenimi tarifsiz bir huzur kaplar.
"Rüzgar esmeyince dal sallanmaz, Allah demeyince kalp uyanmazmis" Kalbim uyanir adini andikca Anmayan kalbin hali ne olur zifiri karanliklarda Seninle uyanir kalbler, seninle diri kalir bu bedenler.... Seninle kurtulur karanliklarin kuytusundan.. Anmazsam karanlik...
Anmazsam Senden uzakta zülumdur dünya bana.....
Karanliklarin kuytusunda birakma Ya Rabbim Sensizlik zindaninda mahkum etme bizleri Adini anmayan kalbi neyleyim.... Bu yürek emanet bu bedene,
Senden gayrisini doldurursa icine..
Emaneti nasil teslim edeyim.....
Kalbimi Senin ile atmaya..
Seninle can bulup,
Sana kosmaya asikar eyle bedenimi..... Varligimi rizanin yollarina kurban eyle.... Kalbime her daim adini andir...
Her daim askin ile yandir Ya Rabbim.... Her daim askin ile yandir...
Amin Amin Amin....
hak-yol
Tövbe, günahlara pişmanlık duyup Allah'tan af dilemektir. Tövbe, günah kirlerinden arınma ve bir daha işlenmeyeceğine dair Mevlâ'ya söz vermektir. Tövbe, günahtan sevaba geçiştir. Tövbe, şerden hayra dönüştür. Tövbe, karanlıktan aydınlığa çıkıştır. Tövbe, yıkanıştır. Tövbe, Hakk'a dönüştür. Tövbe, günahların verdiği mahcubiyet sancısının bütün ağırlığı ile vicdanın derinliklerinde hissedilmesidir. Tövbe, ıssız gecelerde yapılan âh u enînin arşa yükselmesidir. Tövbe, gözlerden akan nedâmet yaşlarıyla seccâdelerin ıslanmasının adıdır!
Buyrun Tövbeye
“Estağfirullah ellezî lâilâhe illâhû elhayyel kayyûme ve etûbü ileyh. Tevbete abdin zâlimin linefsihi lâyemlikü linefsihî mevten velâ hayâten velâ nüşûrâ. Ve es'elühüttevbete velmağfirete velhidâyete lenâ innehû hüve't tevvâbürrahîm.”
Tövbelerin kabulü, şüphesizdir. Şayet, günahından ötürü içinde bir yarası ve yanığı, içten gelen, yürek yakan “ahh”ları, ıssız köşelerde ağlayıp inlemeleri, seccadesine dökülmüş gözyaşları varsa
Nefs ü hevâ kesmiş yolum Tûl-u emel tutmuş kolum Nâçâr kalmış bir kulum Estağfirullah el azîm.”
Rabbim(c.c) cümle Muhammed ümmetini Duaları tevbeleri kabul olanlardan eylesin inşaAllah...
Selam ve Dua ile... 
Agla kendine... Ben müslümanım deyipte islamiyeti yaşamadıgında
Agla kendine... Kardeşlerin aglarken senin kahkaların yükselince Onlar yokluk çekerken sen nimetleri küçümserken
Agla kendine... Nefsinin arzuları önünde zayıf görünce Günahların önünde mükemmel olunca
Agla kendine... münkeri görüpte inkar etmediginde Hayırı görüpte hakir gördügünde
Agla kendine... Filim tesirinde kalıpta akıttıgın göz yaşlarına Kuran kerimi duyupta tesirinde kalmadıgında
Agla kendine... Yalan dünyanın peşinde koşarken Allaha itaatte kimseyle yarişmazken
Agla kendine... Namazın ibadetten adete Rahatlık saatinden sıkıntıya dönüşünce
Agla kendine... Eşabını toplum geregi örtündügünde Seni mecburen setrettiginde
Agla kendine... Vaktini boş yere hedr ettiginde Hesabı bilipte gaflette oldugunda
Agla kendine... ibadetlerde lezzet ve huzuru bulamadıgında
Agla kendine... sıkıntılarını hüzne bogdugunda Gecenin yarısına sahip oldugunu bildigin halde
Agla kendine... Yanlış yolda oldugunu idrak ettiginde Ömrünün çogu boşa geçtiginde
Agla kendine... için akmayan göz yaşlarına için atmayan adımlarına
Agla kendine... Rabbine güzel bir dönüşle Tövbe ederek yeni bir sayfa açarak
Sende bilirsinki tövbe kapısı açıktır
Can bogaza gelmedikçe
Aglaki gözyaşların katılaşmış kalbe bir sel gibi aksın güller açsın yüreklerde
Aglaki bu dünyada ukbada akmasın gözlerden yaşlar...
alıntı
Elinde Birikmiş Duaların Varsa Eğer..
Bir kutsal emanettir hayat dediğin. Seni beklemeden sonsuza akar. Mühlet biter ve başlar yolculuk. Dünya ki bir sihirli kuyu. En kuytusunda bir damla olsan da bütün yollar ölüme akar. Kaçmak mümkün değil, ertelemek imkansız. Kader denen nazlı peri her an yanıbaşında hissettirmeden. Sözün bittiği yerde başlayan bir iç çekiştir bu. Duyguların kendinden geçtiği, gönül diyarının bitap düştüğü nokta... Ötelerin ötesi. Göklerden gelen davet, gideceğin tek adrestir aslında. Günler döner, mevsimler değişir. Sen ise bir mevsimlik kuş misali uçarsın hicret zamanı geldiğinde... Bir kutsal emanettir hayat dediğin. Elinde birikmiş duaların varsa eğer... Gurupta tezahür eden ihtişamın efsunuyla kendinden geçersin.
Bir kutsal emanettir hayat dediğin. Elinde birikmiş duaların varsa eğer... Alnındaki secde çiçeklerini toplayıp öyle gidersin. Sonra, göklere yolladığın duaların yağmur misali dökülür göklerden rahmet olup. Tüm basamakları bir secde hızıyla geçip ulaşırsın en sevgiliye. Bir vuslat sevinci sarar ruhunu. Göklerin fevkindeki hislerin yağar üstüne. Benliğinin esrarı çözülür ve ten kafesi göçer gider yurduna. Tüm hüzzam ağıtlar seni söyler sonra. Merhametin senden fazlaysa ve heybende sevgi doluysa.. Elinde birikmiş duaların varsa, vicdanının ayak sesleri götürür seni... Gurupta tezahür eden ihtişamın efsunuyla kendinden geçersin. Ve... Mevsimlik bir kuş misali uçarsın hicret zamanı geldiğinde.
Elinde birikmiş duaların varsa ... En derin uykular örtüsünü dünyanın üzerine yaydığı zaman, bir sükunet yayılır ruhuna... İşte tam zamanıdır artık gerçeğe uyanmanın. Sıra dağlarla çevrili hayatta kendi dağını aşma gayretin şaha kalkar... Gayret atın tırıstadır. Bu devir başka bir devir. Tefsiri mümkün olmayan hisler sarmış insanlığı. İnsan insanın kurdu. Değerlerin içi büyük bir çukur. Düşmüşüz en derin hiçliğe. En mutena duygular aleni, serkeş. En kadim dostluklar kin kuşanıyor. İnsanın bir yüzü gördüğümüz. Birkaç yüzü var görmediğimiz. En savunmasız olduğun anda, bir nisan akşamında meçhul iklimlere yol aldığımız, sırlı dikenli yollar karşılar seni... Yorulur tükenirsin. Uzaktaki ölüm meleği yaklaşır, yakınlaşır. Kendini bırakırsın sonsuzluğun kollarına. Elinde birikmiş duaların varsa ... Hicret zamanı geldiğinde...
Elinde birikmiş duaların varsa ... Alnındaki secde çiçeklerini topla ve dağıt vadisi çiçeksiz gönüllere. Kışta kalmış yüreklere bahar ol. Kar ol, karı erimiş dağlara. Yorgun bulutların yağamadığı yağmur ol, kurak gönüllere. Billur ırmakların testisi ol suya hasret dudaklara. Bir mevsimlik menekşe gibi düşme toprağın bağrına. Sonsuzluğa ayarlanmış yüreğini bile. Göklerin saramadığı, zirvelerin ulaşamadığı en ıssız gönüllerin Kehkeşan’ı ol. Eyüp’ün sabrına eş olsun tahammülün. Her durağın ötesinde başka durak ol yolcusunu bekleyen... Merhametin senden önce yürüsün yollarda. Elinde birikmiş duaların varsa eğer... Bırak yüreğin bir secde hızıyla vuslata ersin. Gurupta tezahür eden ihtişamın efsunuyla kendinden geçsin.
Elinde birikmiş duaların varsa eğer... Vicdanının ayak seslerini hala duyuyorsan... Güvercin gibi gelen baharların ardından, gelen bir acı tufan gibidir ölüm insan nefsine... Bir anda çıkıp gelir sonsuz yolculuk. Söz bitmiş,vakit tamamdır. Yüreğin karanlık bir geceyi ağırlasa da kanat çırptığında göklere, ışıkla dolacak odanın içi. Heyben doluysa, elinde ve dudaklarında duaların izi kalmışsa, vicdanın uyanıksa, ve alnında secde çiçekleri açmışsa... Koşar adım gidersin. Bir kutsal emanettir hayat dediğin. Seni beklemeden sonsuza akar. Ötelerin ötesi bekler seni. Geldiğin noktaya varır yolun. Gidersin kimselere sormadan, haber vermeden. Ansızın durur hayat. Biter fasl-ı bahar. Göklerden gelen bu davet, aklın hesaplarının bittiği, bir çağ yenilgisidir aslında... Koşar adım gidersin. Elinde birikmiş duaların varsa. Ve... Merhametin senden fazlaysa.
Feda… Her İnsan bir şeye aşıktır, Aşık olunan şey ise Sevgilidir ancak, Kimine maldır, kimine makamdır, Sevgili.Kimine evlat, kimine çiçek… Kiminin Erkek, kiminin Dişidir, Sevgilisi, kimine ise mey... Her İnsan bir Şey’e tapar, tapıcıdır zira İnsan, Ve her İnsan, taptığının, aşık olduğunun, Sevgili’sinin peşindedir, ancak.
Bu Sevgili uğruna, ne Rüstemler telef oldu, ne Rüveydalar ziyan oldu. Ne Mallar harcandı, ne Ömürler tüketildi, ne Akıllar kaybedildi. Ne Gönüller yakıldı, ne Ruhlar satıldı ve ne Canlar feda edildi … Ne kahramanlar dizildi yollarına, ne Adamlar , ne Kadınlar... Nice Erkekler, nice Dişiler.. Nice Erler İblisi dize getirdi de, nice Sofular Nefisini katletti de, Yine de Sevgi'liye vuslatın Ateşini söndürenini, Ne gören oldu, ne duyan oldu. Varlıklar feda edildi de yetmedi…
Her şeyi yener de Sevgi’li yolcusu, Kendine yenilirse. Kendi ile yüzleşmemiş iken henüz, Sevgi’liyle vuslatın aşkına düşmüştür de belki, Aşk’ı Nefsine perde olmuştur da, sadakatinin Sultanını bilememiştir...
Nefsine hükmedip Güç sahibi olunursa, O’na hükmetmek değil de, tercih edilmek hoş gelir artık. Tercih edilen Güzel olanmış, Sevgi’nin Membağı oluşundandır, belki… bilinir.
...Vuslat. Kudret gerektir, ki; Yürekleri halden hale döndürsün... Kudret gerektir, ki; Mekandan, zamandan kurtarsın… Kudret gerek, ki; Cefalara, Şifa olsun, ateşleri serin etsin… Kudret gerek, ki;Varlığı Tatmin etsin. Sultan dan gayrı kimin Haddidir, bu Kudret, şu Kudret?
Eyy Sen… Madde Alemini feda edip Fakir olmuşsun, Nicelik Alemini terk etmiş, garip olmuşsun… Yaban ellerde, sahipsiz, tapusuz, makamsız .Yapa yalnız. Sana bakmışlar da, alevli ateşler içinde görmüşler.
Hasbahçe de vuslatın özlemiyle büyüttüğün Sevgini, Yar’in Cemaline ayna yapıp, seyre dalmış, safa sürmektesin. Sanki, Can-ı’nın Nur-u’nu seyredersin. Kovulmuş iken Şehirlerden, mekanlardan, makamlardan… Saadeti Müjdelemek taşlanma sebebi olmuş iken, masum çocuklara…
Ey Sen…, nereye?ya şimdi nereye?Menzil nereye? Bunca cefa ile,nereye?Ölmeden önce ölmeden,nereye? Hak Tecelli’gahı, şifa membağından gayrı, nereye? Orada Sultandan berat almadan nereye, nereye? Hangi ham Hayallerin peşine…
Be hey Gönül kaçkını!Be hey Hayret şaşkını! Hayranlıkta Mest olmaktan başka, nereye??...Vesselam.
Not:Bu yazıda Şems-i Tebrizinin, Konuşmalar Kitabından alıntılar yapılmıştır.
Ney hiçlendirir; evet ne ‘içlendirir’, ne de ‘hislendirir’; bilâkis tamı tamına yazıldıgı gibi ‘hiçlendirir’… Faslı başkası değil, hep fasl-i hîçî’dir çünkü.
Ney’in nefesinden kendi hikâyesini dinleyebilenler; ney’in vuslat’tan degil, firâk’tan dem vurduğunu, demini firâk’tan aldığını söylerler. Ne de güzel söylerler: Sîne hâhem serha serha ez firâk.
Rûmî, “… ez firak” diyor ve ayrılıktan söz ediyor. Ney’deki hüznün ayrılık ateşinden nâsi bir yanış oldugunu söyleyen de yine o! Ez cüdâyîhâ sikâyet mî küned
Ney’in nefesinden, nefeslenişinden başka bir şeyin değil, sadece ama sadece cüdâ’nın ve/veya firâk’in sesinin duyulması yokluğun sesinin duyulması değil midir duyabilenlere?
Hiç’in sesini yani… Evet, ney’in hiçlendirmesi bundan… Nefes içini okşadıkça ney yanar; yandıkça yakar, yoklanırken yoklar… Saklamaya ne lüzûm var o halde? Ney yoklanmakla, yok olmakla kalmaz, yokluğa götürür, yoklar… Taayyün sözcügünün “belirli olmak, belirlenmek, sınırlanmak” gibi sözlük anlamına kanar da bazıları, taayyün’ü adem’den vücûd’a, yokluk’tan varlık’a geliş olarak, varoluş olarak tanımlamak isterler…
Ne münasebet? Taayyün, bizâtihi ademiyettir; yokluğa dönüşmektir, varlık’tan kopuştur, gölge olmaktır, gölge haline gelmektir; tıpkı teşahhus gibi, tecessüm gibi, teferrüd gibi…
Taayyün mutlak olan’dan mukayyed olan’a geçiştir; işaret edilebilir olmaktır, muayyen hale gelmektir. - O halde onca itiraz niye? Itiraz belirmeyi, belirlenmeyi, sınırlanmayı ‘varlık’ sananlara… Itiraz taayyün’ün, muayyen hâle gelmenin ne yaman bir firâk ve cüdâ oldugunu göremeyenlere… Itiraz denize bakıp dalgaların hareketini seyreden, sesini duyan, rengini gören, tuzunu tadan ve fakat bir türlü suyun kendisini farkedemeyenlere…
Ney’in nefesiyle hiçlenenler, ney’in nefeslenmesiyle yoklananlar işte bunun için hüzün duyarlar; bunun için mahzûn olurlar, bunun için kadın-erkek demeksizin hâllerine ağlarlar.
Ez nefîrem merd ü zen nâlîde end Ney hiçlendirir; ney yokluğun; yok olmanın sesidir çünkü…
Evet, ney varolmak için yokolmayı göze alışın remzidir: yanış’ın kokusu…
Yokoluş’un ürpertisi… varlık hasreti… varoluş’ta yokoluş’u idrak…
VARLIK’a nazaran varoluş’u yokluk görmek…
mevcûd’un degil, vücûd’un kokusunu almaya çalışmak…
Ney hiçlendirir!
Evet, hiçlik’in sesi hiçlendirir! VARLIK’tan, varolmaktan sürûrun, neş’enin; HİÇLİK’ten, hiçlenmekten hüznün, kederin sâdır oluşu bundan…
(Ne bilir ki müneccimle muvakkit geceler kaç saat?!)
Hiç, Neyzen Tevfik’in boynunda asılı yafta… VE hiç olduğu için, hiç’i her’e tercih ettigi için, hiçlikte gezindigi için azâbı, azâb-ı mukaddes…
Nâdânın attığı taşlardan canı acımayan ve fakat vücûduna gül değince inim inim inleyen Mansûr gibi “derd-i iştiyâk”ı serheyliyor! O denli vahşi, o denli doğal, o denli sâde inliyor ki… öylesine kendi kendine, öylesine kendince ve öylesine kendi için üflüyor ki… magrur ve umursamaz… hiçleniyor, hiçlendikçe hiçiyor… kaçıyor çünkü… kendisinden ve kendince ve fakat yine kendine kaçıyor… mehâbet’le degil sadece, aynı zamanda mehabbet’le üflüyor… üflediği fasl-i hîçî…
1927′de Toptası Timarhanesi’nde yazdığı şu dörtlük, hikâyesinin bir özeti gibi: Gezindim sâz-ı hicrânımla binbir perde üstünde Şu aheng-i hayatın darbını taksime yeltendim. Karar verdim adem-âbâd-i gamda fasl-ı hîçîde, Şunu derkeyledim ancak ki bârım kendime kendim! Ne büyük bir nimet ki Neyzen’in taksimlerinden küçük bir demet günümüze ulaşmış durumda. Insana düzenli bir bahçeden ziyade yabanil bir çayirligin ortasinda geziniyormus hissi veren bu nagmeler tam da erbâb-i hiç’e göre…
Dermanlarının yine dertleri olduğunu bilmeksizin dertlerine derman arayanlar, ne derdi, ne de dermanı biliyor demektir. O halde bırakalım onlari kendi hallerine, dertlerine derman arayadursunlar!
Bizse bu arada “erbâb-i hiç”le birlikte dertlerimizden zevkyâb olmaya çalışıp hiçlenelim!
Ahmet F Yüksel
Hep mi şansımıza sarı güller düşecek.
Hiç kırmızı gül görmeyecek mi bu hüzünlü gözler.
Gözyaşları hep akacak mı bir pınar misali.
Özlemleri biriktirdik gönlümüzde,
vefadan bir dem olsun Şûle gelmeyecek mi gözlerimize,
Sevgiye muhtaç iken,
Hüzün çiçeği mi tutuşturcaklar ellerimize…!
Hüzün biraz isyandır, biraz rıza;
biraz gözlerini kaçırmaktır, biraz yüreğini sunmak… Hüzün mübârektir, velûddur.
Mübârek, velûd ve verimli olmayan gam, keder, tasa ve üzüntü, hüzünden değildir. Hüzün vakurdur, onurlu ve dürüst…
Kaypak ve tamahkâr duygular, hüznü duyumsayamaz.
Hüzün evet, duyumsanır. O denli nârin, o denli zarif… Büyülü bir güzelliği var hüznün. Biraz mum ışığıdır hüzün, biraz akşam alacasıdır.
Biraz gazete satan çocuk elleri, biraz bebek ağlamasıdır. Hüzün zordur. Hüzün güçlüdür. Hüzün sızıdır. İnce, keskin, sivri…
Varla yok arası…
Parlak ve göz alıcı, anlık ve güçlü… Hüzün melezdir. Tefekkürle tedebbürün kendisi esmer, bahtı ak evladıdır. Asâletini tefekkürden, metânetini tedebbürden almıştır. Hüzün su gibidir. Azizdir. Şerefli ve nâdir…
Hem her şeye yeter, hem yeri asla doldurulamaz. Tüy gibidir hüzün. Hafif ve yumuşak, canlı ve ölü…
Hayattan ve ölüme dair… Hüzün, ALLAH Rasûlü’nün dostudur,
Hüzün güzeldir.
hoşgeldin hüznüm….
Neden Hz Yakup yanında onca evladı varken illa Yusuf diye ağlayıp gözlerini kör eyledi. Sevgi sadece evlat sevgisi ise bu sevgiyi kendine yaşatacak hiç mi evladı yoktu.. Diğer evlatları ona bu evlat sevgisini veremez miydi.. Bir sevgi uğruna hele ki yanında bu sevgiyi giderecek başka kişiler olduğu halde gözler körleştirilebilir miydi.. Ve Yusuf’un geleceği bilinmediği halde geleceğine dair bu kadar ümit beslenir miydi..
Neden Mecnun illa Leyla deyip çöllere düştü. Mecnun için başka bir sevgili bulunamaz mıydı.. Hiçbir kız Leyla’nın verdiğini veremez miydi Mecnun’a.. Eğer istek sadece dünya ise o çölde Leyla’dan daha güzelleri vardı.. Yok eğer istek hem dünya hem ahiret ise o çölde yine bunu Mecnun’a verecek kızda vardı.. ama Mecnun illa neden Leyla diye çöllerde idi.. Neden Leyla’nın artık dünyadan göçtüğünü öğrendiği halde onu unutup gitmek yerine gidip Leyla’nın tabutuna uzanıp onsuz hayatı kendisine haram eyleyip o canı verenden ölümü istedi. Ve canı veren onun isteğini kabul edip o canı Leyla’sız dünyada bırakmadı..
Neden Bülbül Gül için ağlayıp durdu hep.. Gül’ün dikenlerinin her seferinde vücuduna batıp kendisine acı vereceğini bildi halde neden bülbül hala güle konmaya gülü koklamaya devam etti. Bülbül için gül sadece bir çiçekse eğer gülün verdiği çiçekliği verecek bir çok çiçek vardı şu dünyada.. ama bülbül neden hiçbir çiçeği görmeden ısrarla gül için ağlayıp güle konup gülü kokladı..
Zannediyor musunuz ki Yakup için Yusuf sadece bir evlattı…
Zannediyor musunuz ki Mecnun için Leyla sadece bir sevgili idi…
Zannediyor musunuz ki Bülbül için Gül sadece bir çiçekti…
Eğer sadece Yakup için evlat.. Mecnun için sevgili.. Bülbül için çiçek olsaydı anlam
Ne Yusuf için gözler kör edilirdi… ve gelene kadar dünyaya küsülürdü..
Ne Leyla için çöllere düşülür ölümü ile ölünürdü..
Ne de Gül için onca dikenine rağmen gözyaşı dökülür ve hala üzerine konulup kokusu koklanırdı…
Bunu anlamak için Yakup olmak lazım.. sadece Yakup olmak değil Yusuf gibi evlat sahibi olmak lazım… bu da yetmez.. en önemlisi Yakup gibi sevmek lazım.. ve Yusuf’un yokluğunda gözleri dünyaya körleştirecek sevgi lazım…
Bunu anlamak için Mecnun olmak lazım.. sadece Mecnun olmak değil Leyla gibi bir sevgili lazım.. ve Mecnun gibi sevmek lazım.. Leyla’sı Mevla’ya ulaştığında onunla Mevla’ya gitmeye hazır olmak lazım.. bu sevgiyi yüreğine canına işlemek lazım ki sevgi ve sevgili gittiğinde canı da onunla gitsin ki sevgili olmadığında o da olmasın..
Bunu anlamak için Bülbül olmak lazım.. sadece bülbül olmak değil Gül gibi bir çiçek lazım.. ve Gül’e bülbül gibi özlem duymak lazım.. koklamaya geldiğinde batan dikenlere katlanmak ve akan kanı görmemek lazım…
Yusuf gelmeden kim açabilirdi Yakub’un gözlerini.. Leyla ölünce kim yaşatabilirdi Mecnun’u.. Gül’ü koklarken akan kanın kan olmadığını kim anlatabilirdi Bülbül’e..
Tek bir olan biri…
Yakub’unda.. Mecnun’unda.. Bülbül’ünde Rabbi olan ALLAH (c.c.) Yusuf’unda.. Leyla’nında.. Gül’ünde Rabbi olan ALLAH (c.c.)
İşte her şey tek bir şeyde cevap buluyor.. İşte her şey tek bir şeyde son buluyor..
O hükmü kestiyse.. O hükmü yazdıysa
Artık ne göz açılabilir O izin vermeden Artık ne can hayatta kalabilir O canı vermeden Artık ne akan kan durabilir O durdurmadan
Sonu yok bu sevdanın O sonu kesmeden Açıklaması yok bu sevdanın sevdayı gönle yerleştiren açıklamasını yapmadan
İşte her şey tek bir şeyde cevap buluyor.. İşte her şey tek bir şeyde son buluyor..
Çünkü bu cevabı bulunca tüm sorular en güzel cevaba ulaşıyor Çünkü bu sonu bulunca en güzel başlangıç oluyor Çünkü O’nu bulunca kayıplar en güzel kazanç oluyor..
İşte körleşmek.. aslında kayıp ama en güzel kazanç oldu O’nunla.. İşte ölüm… yokluk gibi aslında ama en güzel varlık oldu O’nunla.. İşte kan.. en büyük acı aslında ama en güzel koku oldu O’nunla..
Yakup… ne güzel oldu Yusuf ile…. Mecnun… ne güzel oldu Leyla ile.. Bülbül… ne güzel oldu Gül ile..
Aslında hepsi en güzel bir güzel ile güzel oldu MEVLA (c.c.) ile…
O’nun için yaşamak.. O’nun için sevmek.. O’nun için olmak…
İşte her şey tek bir şeyde cevap buluyor.. İşte her şey tek bir şeyde son buluyor..
“elif” karanlıkta oturuyordu
bir “be” bulsa, açılacaktı yolu; ama sırdı “be” “elif” sırrın varlığını bile bilmiyordu oysa gelmesi gerekiyordu be’nin… gelmesi ve ayağına düşmesi elif’in. … nazan bekiroğlu / cam ırmağı-taş gemi/ …
her elif’in yolunu açacak bir “be” yaratan bir yar var ki; kelam’ını başlatır bir “elif” ile…cümle içinde elif’in varlığını hissettirir sabretmeyi bilene. elif’i cümleye sevdirir; cümleye elif’i faydalı kılar. kelam’ını kalbe vahiy kılan bir yar var ki, elif’liğinin idrakinde olmayan her yürek için büyük sıkıntılar verir; bu, oyâr’in merhametindendir, fazlındandır.
elif… yâr’sızlığı seçtiğin gün, be’nin yakınlığına el çevirdiğin gündür; aşk’ı anlatan bir cümle başlamaz artık…yusuf’un kıssası başlamaz artık; karanlık bitmez, kuyudan çıkmaz bir sultan; züleyha’nın yüreği aklanmaz aşk’la…
elif… yâr’sızlığı seçtiğin gün, onulmaz yaralar açılır yüreğine; varlığından bîhaber olduğun o belde-i ahsen’e…artık sen hüzün mevsimini yaşarsın her dem; inşirahı dileyen dilin yorulur, aşk’ı dileyen yüreğin yorulur. inşirahı dilersin her dem; zikri özleyen gecelerin şikayetini duyar kulakların, dilin damağını özler…dilin yâr’in adını özler; nefese dokunmayı özler…
elif… yâr’sızlığı seçersen, be’nin yanında olduğunu hissedemezsin. aşk’ı anlatırlar sana, vasfının “arayan” olduğunu anlayamazsın. girdiğin her sokakta oyalanırsın; be’nin sokağına varmaz ayakların; aşk’ın sokağına varmaz…
elif… senin cümley(l)e aşk’ı anlatman lazım; be’yi bulman lazım…be’yle olman lazım!
elif… aşk hatrına yâr’e yakın kıl yüreğini….
-Sare Nokta-
|