Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.
To add a comment, sign in with your Windows Live ID (if you use Hotmail, Messenger, or Xbox LIVE, you have a Windows Live ID). Sign in
Zarafet ve güzelliğin davranışlara yansımasıdır edeb. Toplum hayatı içerisinde yaşayan insanların¸ en çok muhtaç olduğu ilişkilerdeki ölçüyü ve hoşça geçinmeyi öğütler bize. Güzelliği çağrısında¸ kötülüğün karşısında edeb vardır. Ruhu lekeleyen çirkinliklerden koruyan¸ insanı meleklerden üstün kılan özelliktir. Edeb mutlak güzelliktir. İnsan edep sayesinde yüksek bir kültüre¸ yüce bir irfana erebilir. İnsan ibadetlerle cennete girebilir ama edeple Rabb'ının huzuruna varabilir. Sevgili Peygamberimizde miracda Hakk huzurunda bulunmanın edebine riayet ederek¸ gözünü ondan saptırmadan ve başka şeye kaydırmadan O'nun yakınlığına kavuşmuştu. Çünkü Habibini Yüce Rabbi terbiye etmişti. Edeb hayırdır. Edeb sahibi¸ îmânı ve tevhidi kendine yâr eder. Edebi olmayan¸ îmânını kaybeder¸ îmânı olmayan da iki âlemde içini¸ dışını ve yerini nâr eder. Güzelliğe gönül verenler hep güzellerle ve güzel işlerle birlikte olurlar. Ruhunu terbiye edip¸ hoş gönülle insanların içinde yaşayanlar¸ daima örnek gösterilirler. İç temizliği dışa da yansır. Cüneyd-i Bağdadi¸ hacca giderken Bağdat'a uğrayan talebelerinin son derece saygılı ve nazik davrandıklarını görünce Ebu Hafs'a¸ "Gönül bağlılarını saray mensupları gibi edeplendirmişsin" der. Ebu Hafs'da ¸ "Onların bâtınlarındaki edeb¸ zahirlerine yansımıştır" diye cevap vererek gönül bağlılarının gösterişçi bir davranış içinde olmadıklarını beyan eder. Tasavvufun insan ruhuna olan etkilerine işarette bulunur. Nitekim bir hadis-i şerifte; "Kalbi huşû içinde olanın¸ bedeni de öyle olur" denilmiştir. Hulûsi Efendi (k.s) de¸ bir mektubunda şöyle buyurur: "Zâhiri edebin¸ mânevî kemâlin âyinesidir. Bir şişeye ne koyarsan onu gösterir." Ehl-i edeb; güzel konuşan¸ bilgi sahibi olan¸ nefsini terbiye eden¸ haddini bilen¸ gönlünü temiz tutan ve ruhunu berraklaştıranlara denir. Büyüklerin yanında edebli bir şekilde bulunmak ne güzel şeydir. Allah'ın yarattığına hürmet etmek¸ Hakk'a hürmet etmek gibidir. Edebi terk etmek¸ huzurdan kovulmaya sebeptir. Büyükler "Huzur sergisinde edepsizlik eden¸ kapıya konur" demişlerdir. Güzel amellerde bulunmaya edeb¸ güzel konuşma ve yazma sanatına da edebiyat denmiştir. Allah'ın adı ile besmeleyle bezeli bir kapıdan girilerek¸ edebinden kızaran gülün timsali¸ muhabbetin seyriyle çıkılan bu gülşende güzellikler sizlerle olsun
SELAM VE RAHMET ÜZERİNE OLSUN HERŞEYİN SEN GİBİ SAYFAN ÇOK GÜZEL UMARIMKİ BAKAM İNSAN HUZUR BULUR İMANINA SUYÜRÜR İNŞALLAH AFFET HAKKINIZI HELAL EDİN ALLAHIN RAHMETİ VE HERTÜRLÜ HAYRI İYİLİĞİ VE CENNETİ ÜZERİNİZİ OLUR İNŞALLAH.
Bugün Allah için ne yaptım sorusuna vereceğin bir cevabın olsun…
Ben bugün bir tohum ektim, bolluk ve bereketin kaynağı olan toprağın bağrına, öyle bir tohum ki, mizacında rahmet var, ilahi dokunuş var, derinliklerinde sakladığı nice sırlar var, keşfedilmeyi bekleyen… İşte ben bugün bu tohumu vatanına kavuşturdum, filizlensin, boy versin, yeşersin, erdem çiçeklerinin kokusunu salsın kâinata, mutluluğu ve huzuru yaysın dallarıyla dört bir yana, yeşilliği ferahlık olsun, nefes almayı unutmaya yüz tutmuş solgun simalara… Toprağın karakterine bakmadan attım bu tohumu ki, bir atıldığı topraktan, bin olarak çıksın ve tohumun bereketi beni Hakkın kapılarına getirsin… Bugün Allah için ne yaptım sorusuna vereceğin bir cevabın olsun…
Ben bugün bir mum yaktım, karanlıkları aydınlatmak adına. Yolunu kimse kaybetmesin diye, ışığa hasret yüreklerin hanelerine mutluluk eşiklerinden süzülüp aydınlığı getireyim diye. Güzellikler kuytularda kaybolmasın diye. Umutlarını sessizlik deryalarında yankılandıranların ve şafakları hiç ağarmayanların, gecelerini güne eş değer kılayım diye. Onlarında ışıkla hasbi haline vesile olayım diye bugün bir mum yaktım. Ve belki de bu mumum aydınlığıyla karanlık olacak olan yollarımda ışığa kavuşacak, aydınlanmalarına vesile olduğum ışık erlerinin dualarıyla hiç sönmeyecek bir kandilim olacak…
Bugün Allah için ne yaptım sorusuna vereceğin bir cevabın olsun… Ben bugün gökkuşağına bir renk kattım. Kırmızı sevgiyi, Turuncu neşeyi, Sarı beklentiyi, Yeşil uyumu, Mavi huzuru, Lacivert seziyi ve mor ruh sağlığını simgelerken, ben umudun beyazını ekledim semadan gönüllere ulaşan sevgi köprüsüne… Bilmeli ki bir gönül, bir yüreği ayakta tutandır dirhem de olsa umut. Umutla bekleyenlerin ufukları hep bembeyazdır, başka renkleri, umduğu gelip elinden tutunca kadar yaşamına katmaz bir yürek… Şimdi ben o beyazın taliplisiyim, bir gönlün umudu olmalıyım ki, umudu olmayanları kapısında istemeyen Rabbimin karşına umutla çıkabileyim… Bugün Allah için ne yaptım sorusuna vereceğin bir cevabın olsun…
Ben bugün ummandan bir damla suyu alıp, kurak topraklara getirdim. Avuçlarıma ve suyun azlığına aldırmadım. Çünkü biliyordum ki o toprağın bir karesi bile ıslansa geriside suya kanmış gibi olur. O ki, hiç olmazsa damlanın düştüğü yer ferahlayıp, bir damlalıkta olsa avuçlarımla getirdiğime dua olur. O dua ki, ebediyete getirir seni… Toprak serinler, bağrından buketler sunar hiç solmayan ve fanilikle son bulmayan buketler… Rabbim o rahmet ummanından bir damlada yüreğimize akıtsın, kurumuş topraklara bin bir zorlukla getirilen suların hürmetine, Rabbimde katından en güzel af demetlerini sunsun bu çiçeklerin yeşermesine vesile olanların kutsi gönüllerine…
Bugün Allah için ne yaptım sorusuna vereceğin bir cevabın olsun… Ben bugün bekleyen garip bir yüreğin yörüngesi oldum. Kâh çaresizlik buzullarını eriten, çare güneşi... Kâh sıcaktan kavrulmuş umutsuzluk çöllerinin, umut vahaları. Kimi zaman hasret yağmurlarında ıslananların, vuslat sancağı. Kimi zamanda hazanda olana baharı kucaklayıp sunanı… Sahillerde yolları gözleyenlerin, küçük şişeler içinde de olsa beklediğini yollayanı... Bunları yapmalı ki bir yürek, beklediğini bulsun, O(c.c), umut ettiğini gariplik deryasında bekleyen yüreğine sunsun…
Eğer bir tohum atmışsan toprağa ve tohumun bereketi senden sonrakilere de ulaştırmışsan… Karanlıkta kimsenin kalmaması için bir mum yakıp, etrafını aydınlatmışsan… Bir gökkuşağına umudun beyazını katıp seni bekleyenlerin gönlüne varabilmişsen… Kurak bir toprağa bir damlada olsa suyu getirip aç olan toprağı ferahlatmışsan… Her şeyi senin yörüngende olan bir yüreğin yükünü taşımışsan…
Bil ki, bugün Allah için bir şey yaptın… Seni tanımasa da, sen onu tanımasan da yüreğine yakınlardan ve uzaklardan nice dualar ulaştırdın. Ebediyetini belki de hiç ummadığın bu küçücük damlalarla rahmet deryalarına kavuşturdun. Ellerinle verdiklerin seni Hakkın rızasıyla buluşturdu.
Gülmek bu kadar zor olmamali
Isyan var ama Allah'a degil!
Baktim,baktim pencereden
Dalmis gitmis ruhum gökyüzüne
Bunalimin esiri oldum ciktim
Agladim her gece tek basima
Yaralarima merhem olacak birini bulamadim ariyorum hâlâ
Ölümü düsündüm her gece bedenim yatsin artik cansiz ve
Birini düsündüm beni tutsun ceksin bu adam hep sanssiz
Biliyorum beni düsünen birileri var ebedi sabrim abartisiz
Yasiyorum her günümü dupdurusu gibi cok ciddi yalansiz
Anlam veremedim,veremiyorum insanlar yapiyor hep rol
Benim gibi iyiler sayiyor yerinde kötüler aliyor hep yol
Iyi niyetime hep kendimi verdim degisemez artik cok zor
Durumuna baktim kendine dikkat dostlari tanimak cok zor
Yalancinin mumu yandi söndü kullar göremedi hep kördü
Yasama sevincimi kaybettim ve tutkum kalmadi söndü
Cevreme kendime baktim inanamadim müskül hayrete düstüm
Kaldim yine tek basima bombos dünya ahiret hayata küstüm!
Evet, meşhurdur ki: "En kat'î fazilet odur ki, düşmanları dahi o faziletin tasdikine şehadet etsin." İşte yüzer misallerinden iki misal:
Birincisi: On dokuzuncu asrın ve Amerika kıt'asının en meşhur filozofu Mister Carlyle, en yüksek sadasıyla, çekinmeyerek, filozoflara ve Hıristiyan âlimlerine neşriyatıyla bağırarak böyle diyor, eserlerinde şöyle yazmış:
"İslâmiyet gayet parlak bir ateş gibi doğdu. Sair dinleri kuru ağacın dalları gibi yuttu. Hem bu yutmak İslâmiyetin hakkı imiş. Çünkü sair dinler - fakat Kur'ân'ın tasdikine mazhar olmayan kısmı - hiç hükmündedir."
Hem Mister Carlyle yine diyor:
"En evvel kulak verilecek sözlerin en lâyıkı Muhammed'in (Aleyhissalâtü Vesselâm) sözüdür. Çünkü, hakikî söz, onun sözleridir."
Hem yine diyor ki:
"Eğer hakikat-i İslâmiyette şüphe etsen, bedihiyat ve zaruriyat-ı kat'iyede iştibah edersin. Çünkü, en bedihî ve zarurî bir hakikat ise İslâmiyettir."
İşte bu meşhur filozof, İslâmiyet hakkında bu şehadetini, eserinde müteferrik yerde yazmış.
İkinci misal: Avrupa'nın asr-ı âhirde en meşhur bir filozofu Prens Bismark diyor ki:
"Ben bütün kütüb-ü semaviyeyi tetkik ettim. Tahrif olmalarına binaen, beşerin saadeti için aradığım hakikî hikmeti bulamadım. Fakat Muhammed'in (aleyhissalâtü vesselâm) Kur'ân'ını umum kütüplerin fevkinde gördüm. Her kelimesinde bir hikmet buldum. Bunun gibi beşerin saadetine hizmet edecek bir eser yoktur. Böyle bir eser, beşerin sözü olamaz. Bunu Muhammed'in (aleyhissalâtü vesselâm) sözüdür diyenler, ilmin zaruriyatını inkâr etmiş olurlar. Yani, Kur'ân Allah kelâmı olduğu bedihidir."
İşte Amerika ve Avrupa'nın zekâ tarlaları Mister Carlyle ve Bismarck gibi böyle dâhi muhakkikleri mahsulât vermesine istinaden, ben de bütün kanaatimle derim ki:
Avrupa ve Amerika İslâmiyetle hamiledir; günün birinde bir İslâmî devlet doğuracak. Nasıl ki Osmanlılar Avrupa ile hamile olup bir Avrupa devleti doğurdu.
Ey Cami-i Emevîdeki kardeşlerim ve yarım asır sonraki âlem-i İslâm camiindeki ihvanlarım! Acaba baştan buraya kadar olan mukaddemeler netice vermiyor mu ki, istikbalin kıt'alarında hakikî ve mânevî hâkim olacak ve beşeri dünyevî ve uhrevî saadete sevk edecek yalnız İslâmiyettir ve İslâmiyete inkılâp etmiş ve hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak İsevîlerin hakikî dinidir ki Kur'ân'a tâbi olur, ittifak eder.
YA MUKALLİBE’L- KULUB Allah’ım (c.c.).. Kalbin değişken, devingen hatta dönek olduğunu biliyoruz… Kalbimizi sakinleştirecek olan Sen’sin… Sabitleştirecek olan Sen’sin…. Safileştirecek olan Sen’sin… Sağlamlaştıracak olan Sen’sin…. Selimleştirecek olan Sen’sin… “Ey kalbleri döndüren Allah’ım! Kalblerimizi dinin ve taatın üzerinde sabit kıl.” (Müslim) Kalbimizin üzerinde sebat edeceği bir çizgisi olsun!.. Allah ve Rasulüne teslimiyet çizgisinden sapmasın! Rasulün (sav) buyuruyor ki: “Kalp, bomboş bir arazide rüzgârların oraya buraya savurduğu bir kuş tüyüne benzer.” (İbn-i Mace) Efendimizin buyurduğu gibi: “Allah’ım, Kur’an-ı kalblerimizin bahar yağmuru ve gönüllerimizin nuru kıl!”Ya Fettah! Kalblerimizi sonsuza dek nuruna aç! Çünkü Sen Açansın!.. Kilitli, kılıflı, küflü, kasvetli kalblerimizi İslam’ın güzelliklerine açıver! Zulmetten nura, dalaletten hidayete aç ya müfettiha’l-kulub! “Evet gerçek şu ki kalbler Allahu Tealanın iki parmağı arasındadır; onları istediği gibi evirip çevirir.” (Tirmizi) gerçeğinden Peygamberimiz bizi haberdar kıldı. Şimdi dağınık kalblerimizi kendine döndürmeyecek misin? Bizi kime bırakıyorsun? Biz duamızla Sen’i kalbimize misafir kılmak istiyoruz, kabul etmez misin? Ya Rabbi! Duâmızla aczimizi sana arz ediyoruz. Gidermez misin? Allah’ım! “Duanız olmasa Rabbim sizleri ne yapsın” diyen Sen’sin Rabbim… Bundan cesaret alarak kapına geldik… Rahman ve Rahim sıfatlarını idraklerimize ve yüreklerimize yazan Sen’sin, istiyoruz ki hiç silinmesin… Bize seni sevdirecek gönüller ver! Hz. Musa (as)ın duası ile yalvarıyoruz… “Rabbim göğsüme genişlik ver!” (Taha–25) Allah’ım ruhumuzun bendini, kalbimizin kemendini çöz ki, özgür olabilelim. Kalbimize itminan, gönlümüze inşirah, ruhumuza sekinet, yüreğimize metanet ver ki ayakta kalabilelim… Hz. Muhammed (sav) in dili ile taleplerimizi sana arz ediyoruz, duamızın kabulünü diliyoruz: “Allah’ım, senden, dinde sebat isterim. Doğru söyleyen dil ve kalb-i selim isterim.” (Tirmizi) Allah’ım kalbimize kuvvet ihsan eyle! Yardım et ki, söylerimizi yürekten söyleyebilelim! Yaptıklarımıza yüreğimizi katabilelim… Kalblerimiz kin ve kirden dolayı kriz riski altında;
“Allahım! Kalbimi kar ve dolu suyu ile yıkayıp temizle! Beyaz elbiseyi kirden arındırdığın gibi kalbimi de günahlardan arındır.” (Buhari) Nebevi yakarış ile arınmak istiyoruz… Bize hastalıksız kalbler ver ki; müminlere karşı gönüllerimizde nefret ve öfke kalmasın… Bize öğrettiğin duâyı sürdürebilelim: “Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla; kalblerimizde, iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki Sen çok şefkatli, çok merhamelisin” (Haşr-10) Rahmetinle kardeşliğimize ruh ver! Şefkatinle kalblerimizde ülfet ve ünsiyet yeşert… Gönüller çorak kalmasın…. Ya Rabbi başka gücümüz kalmadı… Yalnızca sana açılan ellerimiz; çırpınan, sızlayan, inanan bir yüreğimiz var… “Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalblerimizi eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla. Lütfü en bol olan Sen’sin.” (Al-i İmran -8) Sen yüreğimizi okuyansın, sinelerimizdeki gizlilikleri bilensin, günahlarımızdan dolayı bizi faş etme, affet! Allah’ım, nefsimize celalinle, kalbimize cemalinle, hayatımıza hikmetinle, hatalarımıza rahmetinle müdahale eyle! Ya Rabbi korkuyoruz, endişeliyiz… Kalbimizi ihmal etmekten, kalbin de bize ihanet etmesinden…. Ve Efendimizin (SAV) duasına iştirak ediyoruz: “Allah’ım, ürpermeyen kalbten, doymayan nefisten, faydasız ilimden ve kabul olmayacak duâdan sana sığınırım.” (Tirmizi) Ya Rabb! Kalbimizi Kitab’ına râm eyle! Amin!
Seksen küsur sene bir ömr-ü manevîyi sizlere kazandıracak olan şuhur-u selâse-i mübarekeyi ve bilhassa bu geceki Leyle-i Regaib'i tebrik ediyoruz selam ve dua ile can ablam
Dertler renk renk, acılar çeşit çeşit… İçinden çıkılmaz çileler, solduran sancılar, inleten elemler, imbik imbik süzülen üzüntüler, üzerinden silindir gibi geçen gamlar… Yük ağır, yalnızlık daha ağır…
Sokaklar sıkıyor, caddeler cezp etmiyor, şehir neşe vermiyor… Dertlerin daralttığı, kederlerin kapattığı dar geçitler geçit vermiyor… Yüzü yırtık, yüreği yırtık, yürüyor yine de…
Kabuk bağlamış kederler, düğüm olmuş dertler, dönmeyen çare çarklar, açılmayı bekleyen kapılar, akmayı bekleyen bereket nehirler… Bekletip de gelmeyen vefa, yanından ayrılmayan cefa, “canım” diyen cansız sözler, canım; bu kafes dar mı geldi sana?
Dertlerden dertlere sığınmak, cefalardan cefalara bürünmek, çaresizliği çare diye içmek, kurumuş umutları dişlemek, düşleri gerçek gerçekleri düşmek görmek, düşmeye göresin; elinden tutan kim?
Kimsesizlikte kendine konuşmak, kar etmeyen kalabalıklardan kendine koşmak, suskunlukla söylemek; teli kopuk saz başka ne yapsın ki?
Gece suskun, ay renk vermiyor, yıldızlar yar değil, yollar kıvrım kıvrım, yalnızlık yanı başında; yürü yürü yürü, yol bitmiyor… İstersen bir türkü tuttur: “ uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece” “ bilmiyorum ne haldeyim, gidiyorum gündüz gece” ne çare… Duran ve dinleyen olmadıktan sonra… Dur ve dinle öyleyse; sessizliğin sesini, kederin kalbini, elemlerin inlettiğini, gecenin dillendirdiğini, rüzgârın söylediğini, yıldızların yaldızlı sözlerini; diyecekler ki : “ benim sadık dostum kara topraktır”…
Anla ki her şey seyirlik ve geçici… Geçtiğin dikenli yolları, aldığın elemli nefesleri boş sanma; bir sabah doğduğunda, her şeyin dili çözülecek, şifreler açılacak, kapılar kalkacak, duvarlar yıkılacak, her şeyin anlamını anlayacaksın…
Can evinden, canlar cananına kirli kanatlarla uçamazsın… Anla ki kader, kederi, kirli kanatları temizleyesin diye veriyor; bana çabuk, bana rahat gelesin diye…
Ey kaderin sahibi… Kolaylaştır, güç ver güçsüzlüğüme… Elimden tut yalnızlığımın… Şefkatinle okşa kalbimi, rahmetinle sar yaralarımı… Sevginle sık ruhumu, sana sevgim çıksın… Çıkılmazlıklardan çıkaracak, düşkünlükten yüceltecek, perişaniyetimi giderecek yalnız sensin… Kanatlarımı kuvvetli kıl ki kolay kavuşayım sana… Gurbet gülünün dikenleri kalbimi kanatıyor, kalbim sana emanet, ey kalbimin sahibi.
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM LÂ MEVCUDA İLLALLÂH Halk’eden,Yaradan "Bir" dir, "Tek"dir.. Gaye Yaradan’a varmaktır, gaye ve hedef “Tek” de buluşmaktır. Gaye ve hedef “Tek” ise, ayrılığa düşmek nedendir? Gaye ve hedef “Tek” ise, ayrılığa düşmek gaflettir. Allah (c.c.)’a giden yol birdir. Rabb’e giden tek..ikiliğe düşmek nedendir? İkilik, gaflet ve delalettir. Biz demek var iken, ben sen demek ikiliktir. Ayrılık yolda değil, senin düşüncelerindedir. “Bir” yaradan ve yaratılanı temsil eder, ikisi de “Tek” dir..ayrılık senin izanındadır..Yaradan da, yaradılan da O’nun kendisidir. Demedi mi peygamber Mirac’da, perdeler kalktı, sırlar ifşa oldu, baktım ki perde arkasında, nur ile bakar Muhammed.. Birlik sırrına kaç kişi erdi? İkilikte sır bulunmaz, iki kişinin bildiği de sır olmaz, sırlar O’nu her şeyde görenindir, sırlar yolları bir edenindir.
Ben’lik varsa sırra mahzar olmak zor, benden, senden geçip varmalı bize, işte o zaman sırlar bir bir açıklanır size..
Din, ayrılık değil..birliğe uzanan yoldur. Din, Hakk dininin ışığıdır..ışığı bulmuşsa kişi, gayeye ulaştıran yol ne güzel aydınlanır..
Dinler bir olmalı, kaynağı tek..dinler araç olmalı, hedef ise “Bir”..
Dinler ağacın dalları gibidir. Gaye ve hedef “Tek” ise, dallara bak hepsi gövdede birleşir. Dallar gövdenin sebebidir, gövde ise dalların..Hedef birlik ise, iyi bak, o zaman hepsi birliktedir. Dalı ayrı düşünürmüsün ağaçtan, ya da dalsız bir gövdeye ağaç mı dersin?
Ey insanoğlu neden abes düşünürsün? Sen dal isen gövde “Tek”dir..
Sen kul isen, gövde “Bir” dir.
Sonra bir bak geriden de, gör o sırrı..dalıyla, gövdesiyle..o ağaç ne güzeldir..
Düşün biraz düşün de “Bi-llahi” sırrına erenlerden ol..
Doğru izafidir, doğru değişir, doğru yarın yanlış olur, tek doğru “BİR” dir.
Yanlış izafidir, yanlış değişir, yanlış yarın doğru olur, tek yanlış İKİ’likdir.
Ben demeyi geç, sen demeyi geç, hatta biz demeyi de geç..sırra er de yalnızca O’de..
“LÂ Mevcuda illallâh” sırrına er de, O’dan başka bir şey yok..de..
Gör basiret gözüyle O’nu ikilik bulmadan…
Sonra sus..sus ve dinle..sana söylenen sözü..sus ve dinle sana verilen sırrı..anla ki..sana tüm yaratılanlar hep bir ağızdan söylesin..
İlâhiyat Fakültesinde iken Kur’ân dersi hocamız Emin Işık Beyin anlattığı ilginç nükteler vardı. Kendine has jest ve mimikleriyle esprili olaylar anlatır, hem güldürür, hem ibrat almamızı sağlardı.
Kişinin, kendisini bir ideale vakfetmesi, bir gayeyi dert edilmesini ifâde ederken, şu ibretli hâdiseyi anlatırdı:“Kendini ‘Peygamber (a.s.m.) âşığı’ olarak tanıtan bir adam, salih bir kimsenin yanına varmış. ‘Efendim, ben Hazret-i Peygambere âşığım. Ama bir türlü rüyamda göremiyorum’ demiş. Salih kişi, adamı şöyle bir süzmüş. Adam biraz fazla kiloluymuş. Bir an için hayali gençlik yıllarına uzanmış. Kendisini ibâdete vermeden önceki yıllarını göz önüne getirmiş. Sonra adama dönüp şöyle konuşmuş: ‘Ben gençliğimde bir kıza âşık olmuştum da onu düşünmekten 35 kiloya düşmüştüm. Sen nasıl Peygamber âşığısın ki, mâşaallah ensen göbeğin yerinde?”
Elbette bir meseleyi dert edinmenin tek göstergesi kilodan düşmek, zayıflayıp bir deri bir kemik olmak değildir. Ancak, bir meseleyi düşünmenin, bir hedef uğrunda çalışıp didinmenin bazı işâretleri vardır. Kimileri idealleri uğrunda çırpınırken yemeden içmeden kesilir, kimileri eğlenmeyi dinlenmeyi unutur, kimilerinin gözüne uyku girmez.
Mukaddes bir ideal uğruna hayatlarını vakfettiklerini iddia edenler, sık sık nefislerini sorgulamak durumundadırlar.Gerçekten, bir idealin kara sevdalısı gibi uçsuz bucaksız çöllerde bile gece gündüz demeden, aç susuz koşuyor muyuz?
Yoksa, cennet-misal bir yeşilliğe kurulmuş, “çöl edebiyâtı”yla mı meşgulüz?
Eğer birincisine tâlipsek, her işimizin, her günümüzün, hattâ her ânımızın o yüce ideale ulaşmak için dolu dolu geçmesi gerekir.
Yok eğer ikincisine dûçar olmuşsak, boş yere “ideal edebiyatı” yapıp, “vatan kurtarak aslan” iddiasına soyunmaya ne gerek var? Hiç ağzımızı açmayıp, “sıradan bir insan” olduğumuzu düşünüp, öyle yaşamalı değil miyiz?
Ancak, bir kere mukaddes bir dâvânın çilekeşi olmaya niyetlenmiş insanlar, rahatta huzuru bulamazlar. Eğer bir gafletin, bir atâletin ve bir isteksizliğin tozuna bulanmışlarsa, içlerinden bir ses dâima onları tahrik eder. “Nerede senin eski yılların?” diye mânevî tokatlar indirir.
Bunun çaresi, titreyip silkinmektir. Gerekirse herşeye yeniden başlıyormuş gibi idealler ummanına dalmaktır. Bir kere hayatın fenâsını ve asıl gayesini bilen insanlar, “rahat”ta huzur bulamazlar. Onlar “zahmet” denizine dalmaya mahkûmdurlar.
Kişi, neyi dert ediniyorsa, “o”dur. “Kimin himmeti milleti ise, o tek başına millettir” sözü bunu anlatmıyor mu?
Büyük dâvâlar, büyük himmetler, büyük idealler; büyük gayret ve çalışmaları gerektirir.
Biri yoksa, diğeri de olmaz. Bir gün İbrahim bin Edhem, yattığı odanın damından gürültü gelince pencereyi açıp haykırmış:
“Kim var orada?”
Bir adam, “Devemi arıyorum” demiş.
“Behey sersem, damda deve olur mu?” diye çıkışan İbrahim bin Edhem’in aldığı cevap balyoz gibi başına inmiş:
“Sen nasıl kuş tüyü yataklarda Allah’ı arıyorsun, ben niye damda devemi aramayayım?” İşte bu cevaptan sonra İbrahim bin Edhem tacı tahtı bırakıp zühd ü takvaya, ibâdet ve taata yönelmiş. “Hem burada rahat edeyim, hem cennet dâvâ edeyim, olur mu?” diyen Bedîüzzaman da bu gerçeği anlatmıyor mu?