sevgi's profileSevgili(s.a.v), her acıy...PhotosBlogListsGuestbook Tools Help

SelamünAleyküm

 

       

 

 

Comments (664)

Please wait...
Sorry, the comment you entered is too long. Please shorten it.
You didn't enter anything. Please try again.
Sorry, we can't add your comment right now. Please try again later.
To add a comment, you need permission from your parent. Ask for permission
Your parent has turned off comments.
Sorry, we can't delete your comment right now. Please try again later.
You've exceeded the maximum number of comments that can be left in one day. Please try again in 24 hours.
Your account has had the ability to leave comments disabled because our systems indicate that you may be spamming other users. If you believe that your account has been disabled in error please contact Windows Live support.
Complete the security check below to finish leaving your comment.
The characters you type in the security check must match the characters in the picture or audio.

To add a comment, sign in with your Windows Live ID (if you use Hotmail, Messenger, or Xbox LIVE, you have a Windows Live ID). Sign in


Don't have a Windows Live ID? Sign up

ahmed akwrote:

VAV HALİNDE UÇAN KUŞ


Aşkın vav halini aramak…

Dünyaya eşref-i mahlûkat olarak gönderilen insanoğlunun secde anında Rabbine karşı sükût içerisinde halini arz etmesi, boyun bükmüşlüğünün tezahürü.

Kulluğun manasının sırrındadır vav hâli. İnsanın cenin halinde vav şeklini andıran bir şekilde doğması, ilerleyen süreçte elif gibi doğrularak kâinata meydan okumasında kalbin en iç yerinde saklıdır vav.

Mütevazılığın, boyun bükmüşlüğün ifadesidir vav.

Özgürlüğe açılan yelkenlerin sırrında saklıdır vavın manası. İki büklüm olup tefekkür edince anlar insanoğlu. Anlamaya başladıkça; aranılanı aramaya koyuldukça; aradığının kanatları altında kanat çırptıkça; çaresizce kalana kadar dağları delme şevkiyle Ferhat olup dağa kazmayı vurdukça, yoksunluğun aslında aranılanın yokluğu olduğunu idrak eder insan

Ten kafesinden uçup aşkın vav halini aramak…

Varlık içinde yokluk çekerek, korkulana karşı korkulanın azametinden, güçlü oluşundan değil, korkulanın sevgisini kaybetmekten korkmak. Dünyevî ne kadar duygu ve arzusu varsa hepsini ten kafesine hapsedip Hıraya çekilerek, aşkın kaynağı olan El Vedud’a yaklaşabilmek…

Tepeden tırnağa aşk kesilip sırılsıklam sarılmaktır toprağa. “Benim sadık yârim kara topraktır” diyen Aşık Veysel gibi kara toprağı dost eyleyip, nefsin kefeninden sıyrılarak vav olup kanat çırpmaktır.

Kısacık ömrü hayatında, kendisini unutan insanın, kendisini yeniden keşfe çıkarak kendisinin farkına varmasıyla bir zamanlar ayağının kayıp da yolda düştüğü yerden kalkarak yola devam etmesi. Kendisine yabancılaştığı, özünden uzaklaştığı, ölümü hatırlamamak için kendisini dünyaya kaptırdığı her şeyi bırakarak, ölmeden önce ölüme kanat çırpmaktır aşkın vav hali.

Olmak, vav halinin tekrar tekrar oluşuna bir atıfsa, vav halinde her nefes aşka atıftır. Her oluşla varlığın notaları yankılanır kâinatta, yağmurlar can verir susuz topraklara, aşkın vav hali ise kurumuş yürekleri yeşertir…

Derman arıyorsan derdine dön ey yolcu!

Sükûtu kan çanağına dönmüş gecenin yakamozda yakarışındadır hikmet. En kutlu sözün; Kuran’ın yüreğine nazil olmaya başladığı anda /kadir gecesi/ gece yürüyüşünle miracını yaşamaktır aşkın vav hali.

Mütevazılığın, boyun bükmüşlüğün, acziyetin ifadesidir. Allah’a adanmaktır. Meryem gibi.

Diriliş amentüsünün tüttüğü yetim bıraktığın secdegâhının ağıtıdır bu. Rıza-i İlahiye’ye kulak ver, yüreğini dinle, yüreğinin frekansını kâinatın zikrine ayarla;

“Secde et, yaklaş!”

Yunus Emre TOZAL

selam ve dua ile hayırlı cumalar sevgi ablam

May 8
SELAMUN ALEYKÜM KARDEŞİM HAYIRLI GÜNLER DILIYORUM
 
Vuslat bitmeyecek olana kavuşmadır. Bitecek olan nasıl vuslat olur. Ararız hep kavuşacaklarımızı ve vuslata ereceklerimizi. Kavuştuğumuzda ise vuslatın gizemini kaybederiz.

Hz. Yusuf vuslata ulaşana kadar her türlü acıya direnip o acıda vuslatı bulurken, acıların bittiği esnada gerçek vuslatına en çok sevdiği insanların yanından ayrılmak isteyerek kavuşmayı arzulamıştır.


Rahatlık arzusu vuslat arzusundan uzaklaştırır insanı. Sıkıntı ise vuslatı hatırlatır insana. Yusuf’un sıkıntılardan şikayet etmemesi ve onlarla birlikte yaşamaya razı olması bir hakiki aşkı hatırlatmasıdır. Mutluluk vuslattan uzaklaştırmadır, zevki öldürme olurken, mutluluktan kaçmak istemesini anlamaya çalışmak bile bu duyguyu anlamamanın göstergesidir.

Ayrılık; korkutucu, ürkütücü, kimi zaman insanın içini dondurucu kelime. Anadan, babadan, yardan, eşten, dosttan hiç fark etmez. Ayrılık bu, titretir insanın içini. Bazen bir eşyadan ayrılmak bile zor gelir. O zaman sevdiğimiz, bağlı olduğumuz o insanlardan ayrılmak ne zor, ne acı…

Başa gelecek en kötü şey olarak düşünülür ayrılık. Hani ‘ölüm Allah’ın emri de şu ayrılık olmasaydı’ diye şarkılarımız vardır. Peki bu kadar kötümü ayrılık? Hayır kötü değil, sadece acı. Kötü değil çünkü ayrılık insana kıymetini, bilemediği değerleri hatırlatır. Yüreğini sızlatır. Acıya dayanır insan eğer bir gün biteceğinden eminse. Emin olmalıyız. Çünkü her ayrılık bir vuslat. Kişi sevdiği ile beraber değil midir? Bu dünyada olmazsa da öbür dünyada…

Yüreğe bir kez düşmeye görsün bu vuslat ateşi… Ne başta akıl bırakır, ne bedende derman… Yaşayana deli dedirtir de yaşamayan halinden habersiz, kendi halinde yaşayıp gider. Oysa hayat… Ah hayat, vuslat arzusu olunca yaşanacak şey değilsin aslında ya, bunu bir tek O’na sevdalılar anlar…

Vuslat; Allah’ın dünyaya, insanlara verdiği güzel armağanlardan biridir. Vuslat; kişiyi büyütür ve olgunlaştırır. Vuslat insanı kendine getirir. Vuslat insana yakınlarının uzaklarının değerini bildirir. Vuslat, ayrılık, özlem… İnsan kalben, ruhen hissederse vuslatı bir kademe daha büyür. Sevdiğine biraz daha yaklaştırır. Vuslatın insanlarda ki durumları farklıdır. Kimi Mecnun gibi Leyla’ya hasret, kimi anne gibi yavrusuna hasret, kimi uzak diyarlarda memleketine hasret ve kimi var ki asıl vuslat onunkidir. Yüce Yaratıcıya hasret… İşte o vuslatı o özlemi çekene ne mutlu ki bir kere kavuşunca bir daha ayrılmayacak.

Vuslat hem sevinç hem de üzüntüdür. Kavuşursunuz sevinç duyarsınız, fakat vuslatın bitmesiyle üzüntü duyarsınız. Kavuşamazsınız hep acı çekersiniz, ama vuslatın o tarif edilmez acı lezzetini hisseder ve bunun bitmesini istemezsiniz.

Vuslat, kimi zaman sevgiliye kavuşma düşüncesiyle yanıp kavrulan yüreklerin yükselişi semaya, kimi zamansa sevgiliyi hak edememenin, onu incitmenin ızdırabıyla kaçış gözyaşlarıdır.

Bir burukluk var içimde, kimsesizlikten gelen. Dünyada ne faydalar var faydasızlıktan gelen. Bir sevgi ki, uğruna ölmeye değer. Sevilen bilir mi, hasret ne demek? Vuslata erer mi sevmek bilmeyen? Ne aşılmaz dağlar vardı, vuslat aşkı deldi geçti; ne tükenmez yollar vardı, sonu vuslat diyen geçti… Sevmeyi bilmeyen, kavuşmak ister mi? Vuslata ermeyenin içinde yangını diner mi? Ne faydasız sevgiler var, maddi ve adi! Gerçek vuslat bekleyen Hakk’tan geçer mi?

Vuslat…Sana vuslat ya RABB!...

Her gece gözyaşlarımla ıslatılmasa da seccadem, senin adını duyduğumda titremese de kalbim, verdiğin emanetleri unutup isyan etse de dilim ve en zor anlarımda ismini hatırlasa bu vefasız beynim, tüm günahlarımla sana gelişim…

Senin adını tüm insanlığa öğretemese de dilim, aşkın için yanıp tutuşamasa da kalbim ve ismini kirletenlere de kalkmasa elim verdiğin ilimle, hizmetten yoksun bu aciz bedenimle huzura geldim.

Ya RABB! Beni vuslatının özlemiyle yandır, seni görmeye mecal ver ki tüm bu günahları örtmeye çalışmaktan usanan alçak yüreğim seni görmeye dayanabilsin…

Beni aşkının çilesiyle mecnun et ki; elim, dilim, yüreğim ve tüm bedenimle seni tüm insanlığa anlatabileyim… Ne olur Ya RABB, sana kavuşma anımı, sana vuslatımı yakınlaştır…

Ne olur Ya RABB
May 5
ahmed akwrote:

 

Bozulma sürecinin dindar Müslüman tipleri

Dindar Müslümanlar (derken, dini hükümleri hayatının tümüne hâkim kılmaya çalışan Müslümanları kastediyorum, yoksa “Ben Müslümanım” diyen herkes Müslümandır) olarak biz, eskiye göre daha başarılı, daha varlıklıyız...

Çünkü daha muktedir (iktidar sahibi), daha politik, makam mevki ve güç-kuvvet sahibiyiz.
Bunlara paralel olarak, daha görkemli, daha gösterişli bir hayat yaşıyoruz...
Son yirmi-otuz sene içinde kavuştuğumuz bu imkânları, “Devr-i Saâdet ölçeği”nde kullanıp başkalarına da yansıtsak sorun yoktu. Ne var ki, bir sürü imkânla birlikte bize bir de “Rabbena hep bana” anlayışı musallat oldu: Bireyselleşip bencilleştik!

Sonuç olarak, eskiye nispetle daha kolaycı, daha rüşvetçi, daha vurguncu, daha soyguncu, daha vurdumduymaz, daha duyarsız, daha kaba-saba, daha kültürsüz, daha sevgisiz, daha saygısız, daha meraksız, daha ürkek, daha korkağız!..

“Para”nın getirdiği her kolaylığı ve her uygunsuzluğu, tıpkı “ötekiler=dünyacılar” gibi, biz de doludizgin yaşıyoruz!
Uzun zamandır, tıpkı “ehl-i dünya” dediğimiz tek dünyalılar gibi, alabildiğine para endeksli, köşe dönücü, iş bitirici bir yaşam felsefemiz var...

Yürek pusulamız eskiden sadece “kıble”yi gösterirken, çoktan beri “para”yı ve “gücü” gösteriyor!

Biz de yüreklere basa basa yürüyüp hedefe (paraya-başarıya-güce-iktidara)
ulaşmayı sevmeye başladık!
Komşumuzun yokluktan ve yoksulluktan dolayı aç uyuması, çoktan beri bizi ilgilendirmiyor, bundan rahatsız olmuyoruz!
“Dost” saydıklarımızın bile dertlerini kendimize dert edinmiyoruz...


Zaten topu topu birkaç dostumuz var: Bize “dostluk maskesi” geçirilmiş menfaat ortaklığı yetiyor...
Bu yüzden ayağımız sürçtüğü an, etrafımız boşalıveriyor.
Menfaat ortaklığının özelliği budur: Sadece ortada paylaşılacak menfaat olduğu ve paylaşma sürdüğü müddetçe yaşar.
Taraflardan biri tökezler tökezlemez, “dost” zannedilen kişiler bu tökezlemeden nasıl faydalanacaklarını hesaplayıp gerekirse bir tekme daha yapıştırırlar...
Bu epey zamandan beri böyleydi; 1983 yılından bu yana ise yoğun biçimde böyle...

Rahmetli Özal pek çok güzelliğin yanı sıra, maalesef, kapitalizmin en acımasız boyutlarını da içimize yerleştirdi.

Çok kazanıp çok harcamanın, marka giyip fark edilmenin fani lezzeti ile birlikte, “Altta kalanın canı çıksın” felsefesi, maalesef, dindarlara da bulaştı...
Sanki boynumuza “Versace” kravat, bileğimize “Rolex” saat, gözümüze milyarlık “Rayban” gözlük takmasak, kabir meleklerinin suallerini cevaplandıramayacağız.


Ahirette kravatımızın, saatimizin, gözlüğümüzün, gömleğimizin markasını sorarlar mı acaba? Sorarlarsa, bir ihtimal, kabir azabından yırtıp cennetin yolunu tuttuk demektir! (“Yürek Seferi” isimli kitabım böylesi çelişkilerimizden oluşmuştur).


Özellikli ve pahalı markalar öteki dünyada da geçiyor olmalı! Yoksa fani dünyayı baki dünyanın “bekleme salonu” sayan dindar Müslümanlar, ne diye geçici heveslerin peşine düşelim?
Çok kazanmak, çok zengin olmak, çok iyi giyinmek, kocaman lüks otomobillere binmek, yalılarda oturmak; kısacası “bir eli yağda, bir eli balda” yaşamak Müslümanlığımıza bir şey katmıyor.

Sürekli olarak başkalarını sorgulamak da bize bir şey kazandırmıyor.
Başkalarını sorgulamak yerine artık biraz da kendi iç âlemimizi, değişen, değiştikçe sünnetten uzaklaşan hayat felsefemizi sorgulamaya başlamamız lâzım.

Ucundan başladık gibi de gözüküyor aslında. Çünkü “dünyacı yaşam biçimi” beklentilerimizi karşılayamıyor. İnançlarımızın hâlâ diri olması dolayısıyla, “fani dünya” ile yetinemiyoruz.


İkisini birden istiyoruz.
İnsan olduğumuza göre ihtiraslarımızın sonsuz olması doğal. İnsan olarak hem dünyayı tüm güzellikleriyle yaşamak, hem de ahirette safa sürmek emelindeyiz...
Olabilir elbette, neden olmasın?
Peki ama “tercih” yapmak zorunda kalırsak ne olacak?
Dünyayı mı tercih edeceğiz, ahreti mi?..
Ahlâkı mı, parayı mı?..
Yüreği mi, kavgayı mı?..
Sevgiyi mi, nefreti mi?
Bu duygular hepimizin içinde mevcut; hangisini öne çıkarıp hayatımıza egemen kılacağımıza biz karar veriyoruz.

Tesettürlü kadınlarımızın fazla süslendiği yolunda eleştiriler sıralarken, dindar erkekleri teğet geçmemiz ne kadar garip...
Kendi kendimize sanırım iltimas geçiyoruz.
Oysa dindar erkeklerimize de bir şeyler oldu: Eski duyarlılığımızdan eser kalmadı. Biz de artık tek dünyalılar gibi saçıp savuruyor, kendimiz için yaşıyor, bencilce davranıyoruz.


Bizim de artık görkemli evlerimiz, teknoloji harikası otomobillerimiz var.
Düne kadar takke-cübbe giyenler, boyunlarından kravatı çıkarmıyor. (Bendeniz oldum olası kravatlıyım zaten, kıyafeti hiç sorun yapmadım).
Sakallar önce kısaldı, sonra da “kirli sakal”a dönüştürüldü.
Böylece “sünnet”i “moda” ile buluşturduğumuzu zannederken, yüreklerimizin uzağına savrulduğumuzu fark edemedik.
Bir adım, bir adım daha derken, öyle bir “sath-ı mail”e girdik ki, kaymakla bitmiyor.

İnşAllah bu hızlı kaymanın son durağı Cehennem olmaz!

 

Yavuz Bahadıroğlu

selam ve dua ile sevgi ablacığım

May 2
muammerwrote:
ŞEHİDİM  ASLANIM  CANIM  MEMEDİM
 
Kuzeyden  güneye,doğudan  batıya
Yurdumun  bekçisi  aslan  Memedim.
Bedenin  siperdir  cennet  yurduma,
Şehidim,aslanım,canım Memedim.
 
Korkusuz yürektir  nöbete  koşar,
Özgürlük  tutkunudur  başı  dik  yaşar,
Vatan  için  ölmeyi  ar  namus  sayar
Şehidim,aslanım, canım Memedim.
 
Bayrak  bayrak  semalarda  dalgalan
Yükseliyor  omuzunda  bu  vatan,
Kanını  yerde  komaz  nöbeti  alan,
Şehidim, aslanım , canım Memedim.
 
Gönülden  vurgunsun  ayla  yıldıza,
Yürüyor  kervanım  seninle  sonsuza,
Adın  korku  verir  zalim  soysuza,
Şehidim, aslanım , canım Memedim.
 
Teninde  berattır  şarapnel  izi ,
Makamınız  olsun  cennet  bahçesi
Öpmeye  bekliyor  Peygamberimiz  sizi 
ŞEHİDİM,ASLANIM,CANIM MEMEDİM. 
Apr. 29
ahmed akwrote:
 

Çocuk, büyük babasının mektup yazışını izliyordu.

 

 Birden sordu:
"Bizim başımızdan geçen bir olayı mı yazıyorsun?

 Benimle ilgili bir hikaye olma ihtimali var mı?"


Büyükbaba yazmayı kesti, gülümsedi ve torununa şöyle dedi:
"Doğru, senin hakkında yazıyorum.

Ama kullandığım kurşun kalem yazdığım kelimelerden daha önemli.

Umarım büyüdüğünde bu kalemi sen de seversin."


Çocuk kaleme merakla baktı ama özel bir şey göremedi.
"İyi ama bu kalem benim hayatımda gördüğüm diğer kalemlerden hiç de farklı değil ki!"


"Bu tamamen nesnelere nasıl baktığınla ilgili.

 Bu kalemin beş önemli özelliği var ve sen de bu özellikleri kendinde benimseyebilirsen hep dünyayla barışık bir insan olursun.


"Birinci özellik: Harika şeyler yapabilirsin ama attığın adımları yönlendiren bir el olduğunu asla unutma.

 Bizim için bu el Allah'dır ve her zaman kendi kudretiyle bizi o yönlendirir."


"İkinci özellik: Zaman zaman her ne yazıyorsam durmam ve kalemimin ucunu açmam gerekir.

 Bu kaleme biraz acı çektirse de sonuçta daha sivri olmasını sağlar.

Bu yüzden bazı acılara göğüs germeyi öğrenmelisin.

 Bu acılar seni daha iyi bir insan yapar."


"Üçüncü özellik: Kurşun kalem, yanlış bir şey yazdığında bunu bir silgiyle silmene her zaman olanak tanır. Yaptığınız bir şeyi sonradan düzeltmenin kötü bir şey olmadığını anlamalısın. Aksine bu bizi adalet yolunda tutmaya yarayan en önemli şeylerden birisidir."


"Dördüncü özellik: Kurşun kalemin en önemli kısmı, kalemin yapıldığı ahşabı ya da dışarı yansıyan şekli değil, içerisinde yer alan kurşunudur. 

O yüzden her zaman kendi içine bakmalı, en çok onu korumalısın."


"Beşinci ve son özelliği ise: Her zaman bir iz bırakmasıdır.

 Aynı şekilde sen de hayatta yaptığın her şeyin bir iz bırakacağını bilmeli ve her hareketinin farkında olmalısın."


selam ve dua ile ablam

Apr. 26
ahmed akwrote:

Sevmek, herkesi..


Bir gün batımında, göğün renklerine, ışığa, bulutlara hayrân bakınıyorum.

Bu kıpkırmızı haliyle güneşin son ışıklarını toplayıp uzaklaşmasını seyrediyorum.

“Gücün her şeye yeter Allah’ım..Şu koca güneşi, muazzam bir yörüngeye yerleştiren. Onu dilediği gibi hareket ettiren sensin. Senin gücün neye yetmez ki Allah’ım !..” diyorum..

Günün büyük bir bölümünde huzurla izlediğim gökyüzünün ardı geliyor aklıma.

İnsanı korkuya düşürecek simsiyah, karanlık uzay boşluğunu, yeryüzünün en güzel renkleriyle bizlere “gökyüzü” diye sunan Sensin..

Öyle ki, bulutlar her mevsimde, günün her saatinde farklı hallere bürünür..

Günbatımı, ikindi güneşi, kıpkızıl bir şâheserdir.

Bakmaya doyulmaz..

Sevginin ve merhametinin yüceliğindir göğün bu renkleri.

Bu renkler, senin sevgindir Allah’ım.

Senin sevgini perdeleyen, güneşi göremeyen ise bizleriz..

 

Bir kitapta, “Siz, kendi güneşinizi perdeleyen bulutsunuz” sözünü okumuş, bir sohbette “Örümcek, mağarada değil, Allah’ı görmeyen gözlerdedir” sözlerini işitmiştim..

Sahi..Var sevgi..Sevgilerin en güzeli !..

Ancak kapalı göz ve gönüller bunu görmez, hissedemez ki..

Kalbimizde mahfuz tohumlar vardır ve hangisi büyümüş, köklenmiş ise o kaplar görüş alanını da, hissetme sınırlarını da..

İçimize, her tür hasletin tohumunun yerleştirildiğini düşünüyorum.

Her birimizde, sevgiye, nefrete, öfkeye, dinginliğe, endişeye, sükunete, bencilliğe, fedakarlığa ve daha bunlar gibi nicelerine ait tohumlar var, ve biz bunlardan hangisini sular hangisini besler büyütürsek, kalbimizde onun hakimiyetini görüyoruz..

Kimi insanların kalbi, hırs tohumunu büyütüp besledikçe, hırstan ve bencillikten başka bir şeye yer kalmayacak kadar sıkışmış olabiliyor. .

Bir yandan, yüreğini ümide ve sevgiye açmış kimselerin de, özenle korudukları hoşgörü ağaçlarına kolay kolay kimse zarar veremiyor, ve güzel ağaçlar kökleniyor yürek bahçelerinde..

Kimi tohumlar çürüyor, kimileri toprağın derinlerinde sessiz sedasız bekliyor belki de..

Karamsarlık ağacının kökleri etrafı öyle bir sarıyor ki bazen, iyimserlik ağacının güneşten nasibini kesiyor..

Velhasıl, kimilerinin kimilerinde görüp imrendiği hasletler kendilerinde bulunmuyor diye yeise kapılanlar, kendi yüreklerindeki potansiyelden bihaber, nedensiz yere üzülüyor nedensiz yere gayretten uzak duruyorlar..

Bir gün yüreğine ateş düşenler, o ateşle yanıp kavruluyorken bazen dikili başka ağaçlarını da yaktıklarının farkına varmayabiliyorlar..

Pire için yorgan yakanlar, bir inat uğruna nice canları incitebiliyorlar..Bunda sabır tohumuna karşı bir ilgisizliğin mi yoksa sevgi tohumuna karşı bir yabancığın mı payı vardır bilmem..

İşte, kalplerindeki bu tohumların hepsini düşünerek, insanlara sevgi beslemeye çalışıyorum.

Kötü insan olmadığını, zâlim sıfatlara bürünmüş olanların bile son nefeslerini vermeden, Rahmân’ın onlara sunduğu fırsat sona ermeden, bütünüyle yargılamayacağına inanıyorum.

Tevvâb, Gafûr, Afüv, Gaffâr olan Allah’ın son nefesten kısa bir süre önce bile olsa edilen tevbeleri karşılıksız bırakmayacağını, merhametinin gökler kadar günaha karşı gökler kadar, yeryüzü kadar hataya yeryüzü kadar geniş tecelli ettiğini öğreniyorum Hz.Peygamber’den.

Bunun için de hiçbir insanı “sevmeme” cür’eti, merhamet beslememe cesareti taşımamamız gerektiğine inanıyorum.

Aklıma mâsum mu mâsum, sevimli mi sevimli çocuklar geliyor..Onlara karşı duyduğumuz ilgi ve sempatiyi yetişkinlere ve yaşlılara karşı da beslemek zor değil.

Başka bir pencere açıp karşımızdakilere öyle bakınca, işte şöyle tasvirler yapıyorum:

Örneğin, etrafa ateş saçan, sinir küpü, kaba-saba bir insan olsun düşündüğümüz kişi..

Onun bebekliğini tahayyül edip yaşadıklarını üzerine ekleyip, şu haline kadar yetiştirip, sonra hasta ve yaşlı olacağını ve hatta öleceğini düşününce o insana başka türlü bakıyorum..

Öfke tohumunu beslemiş, insanların hakkına girmeyi alışkanlık haline getirmiş bile olsa, nihâyetinde karşımdaki bir insan..Her insan gibi hatâ ve kusurları olması beklenmedik bir şey değil..

Ama ben insan olduğumu unutursam, hep kusursuz insanlar görmeyi arzulayabilirim karşımda. Ama, ben insanım ve kusursuz değilim…

Karşımda gördüğüm insan âşikar biçimde günahlar işleyen biri de olabilir.

Benim yapacağım ona buğz etmek değil, onu hayra sevk etmek ve hayır duada bulunmak olabilir.

Hem büyük günahlar, samimi bir tevbeyle, insanları Allah’a yakınlaştırıp, mertebelerini yükselten vesileler olabilir .

Böyle düşünerek insanlara karşı daha duyarlı, sevecen ve onları daha çok umursayan insanlar haline gelebiliriz.

Onlar için ettiğimiz duaları çoğaltabiliriz..

Rabbimizin bulutlarla, masmavi bir gökyüzüyle perdelediği uzay boşluğu gibi, biz de Rabbimizin Settâr isminden ilhamla insanların kusurlarını örtmede, sonra da yok etmede yardımcı olabiliriz..O’nun gibi merhametli olmaya çalışırız..

Kendi güneşimizi perdeleyen bulutlarsak eğer, ışığa yönelmeyi ister, rahmet yükleriyle göklerde uçabiliriz.

Bu rahmetle büyür kalbimizdeki tohumlarımız ve filizlerimiz.

Bu güçle, her şeye gücü yeten, Kâdir olan Rabbimize yöneliriz..

İçten ve samimi olur “tevbe”lerimiz…

Bu güçle, istiğfar ederiz..

 

(Rabia Nazik KAYA)

 
selam ve dua ile sevgi ablam

Apr. 22
ahmed akwrote:
 
Bir Mumun Titrek Hissiyle  
Titrek bir mum alevinde veya beş numaralı gaz lâmbasının cılız ışığında geçen gecelerimiz vardı bir zamanlar. O zamanlar TV denen ‘vakit çalar’ yoktu, radyomuzda hem saat başı haberleri, hem de kendi müziğimizi dinlerdik. Radyo dinlemediğimiz zamanlarda ise, bir köşeye çekilir, mütevazı dünyamızda hayaller kurardık. Böyle yapınca sanki onulmaz yaralarımız iyileşir, kendimizi mutlu hissederdik.


Bazen göz pınarlarımızdan sessizce kayıp giden göz yaşlarımıza vururdu bu cılız ışıklar, bazen yeni bir ümit bulmanın sevinciyle parlayan gözlerimize, bazen de çaresizlikle iki yana açılan ellerimize… Ama her hâlükârda o cılız ışıklar ruhumuzu ve çevremizi aydınlatırdı!..


Titrek mum ışığında zorlukla okunan yazılar daha mânâlıydı sanki. Dudaklardan dökülen her nağmenin ruha hitap eden bir yanı vardı. Şarkılar da, türküler de bizdendi ve onları bizden birileri söylerdi bir zamanlar.

Sevgilerimiz içten, özlemlerimiz daha bir tutkuluydu. Gecelerimiz daha kısa fakat mânâlıydı. O loş ışıkta, yüzün bütün çizgileri gözükmese de, sohbetler daha bir koyu ve tatlıydı. Dizi filmler ve filmlerin sahte kahramanları hayatımızın her alanını kaplamamış, dost ve komşu sohbetlerinin ana teması olmamışlardı henüz. Her yerde kendi dünyamız konuşulurdu. Sohbetlerimize mum diken TV olmadan önce, çaresizlerin dertleriyle hemhal olmak için çırpınanlar çoktu. O zamanlar dostlar için ayrılan vakitler dar değil, alabildiğine genişti. Aile hayatımızda ilgisizlikten şikâyetler çok azdı o zamanlar. Çocuklarımız şefkatin, merhametin ve sevginin pınarlarından kana kana içerlerdi.


Ve sonra hayallerimizin üstüne perde çeken elektrikler geldi evlerimize davetsiz bir misafir gibi. Etrafımızı ve bütün odalarımızı aydınlattı lâmbalar; ama sanki büyü bozuldu âniden. Zamanla içtenliğimiz de, sohbetlerimiz de başkalarının dertleriyle hemhal olmak da tarihe karıştı. Bize dâir birçok güzellik yanlarına kardeşliği de alarak o kadar uzaklara gittiler ki…


Gözlerimiz kitap sayfalarında artık gezinmiyor, o kanal senin bu kanal benim geziniyoruz, türküler yok dilimizde. Bütün her şey teknolojiyi nasıl, ne zaman ve ne şekilde kullanacaklarını bilmeyen insanlar yüzünden bozuldu.


O eski dostluklarımız, sevgilerimiz, kardeşliklerimiz, diğerkâmlıklarımız geri gelse; eski günlerimize yeniden kavuşsak. Her şey mumların erimesi, fitillerin bitmesiyle tarihe mi karıştı gerçekten? Kaybettiğimiz benliğimizi bakalım bulabilecek miyiz yeniden? Oysa kalbimiz aynı kalb, ruhumuz aynı ruh, eski günlerdekinden ne eksik ne fazla. Üzerimizdeki ataleti bir atabilsek, kaybettiklerimizi aramaya başlasak her şey eskisi gibi olacak.

Hatice Kestioğlu
selam ve dua ile sevgi ablacığım
Apr. 18
ahmed akwrote:
          

Resûlullah (s.a.v) ile Ebû Bekr (r.a) Mekke-i mükerremeden hicret ederken bir mağarada üç gün üç gece kaldılar. Ebû Bekr (r.a) o mağaranın tavanında bir kuş gördü ki, yerinden hareket etmeyip, birşey yemez ve su içmez.

Ebû Bekr (r.a) dedi ki,
- Yâ Resûlallah! Bu kuşa ben hayrânım. Zîrâ, biz bu mağaraya geleliden beri, bu kuş yerinden hareket etmedi. Bir nesne yemedi. Allahü teâlâ, kelâm-ı kadîminde,
(Allahü teâlânın rızk vermediği, yeryüzünde bir mahlûk yokdur.) buyurmuşdur.

Ebû Bekr-i Sıddîk, böyle düşünürken, o hâlde hazret-i Cebrâîl (a.s) nâzil olup, havâda muallak durup, dedi ki,
- Yâ Muhammed! Hak sübhânehü ve teâlâ sana selâm eder. Ve buyurur ki, "Ebû Bekrin hâtırına geleni bilirim. O kuşa emr eyledim ki, Ebû Bekr ile konuşsun. Ebû Bekre söyle ki, o kuş ile söyleşsin"; dedi.

Resûl-i ekrem hazretleri, Ebû Bekre, hazret-i Cebrâîlin sözünü açıkladıkda, Ebû Bekr (r.a) sevinip, ileri vardı. Dedi ki,
- Ey mubârek kuş! Allahü teâlâ hazretlerinin izni şerîfiyle, bana söyle ki, yiyeceğin ve içeceğin nedir.

O kuş ağlayıp, bir zemân kendinden geçip, yere düşdü. Sonra ayılıp, kalkdı. Tebessüm ederek dedi ki,
- Yâ Ebâ Bekr! Bana bundan süâl etme! Bu bir sırdır. Hak sübhânehü ve teâlâ ile benim aramda olan sırrımı kimsenin bilmesini istemem.

Ebû Bekr (r.a) dedi:
- Ey mubârek kuş! Eğer bana söylemeğe me'mûr oldun ise, söyle.

Kuş dedi.
- Ma'lûmun olsun ki, hazret-i Âdem (a.s) yaratılmazdan iki bin yıl evvel, Hak sübhânehü ve teâlâ beni yaratdı. Yiyeceğimi ve içeceğimi iki kelime eyledi. Aç olduğum zemân birisini söylerim; tok olurum. Susuz olduğum zemân birini söylerim; kanarım.

Ebû Bekr (r.a) dedi ki:
- O kelime nedir?
 

Kuş dedi,

_O kelimenin biri budur ki, aç olduğum zemân sana buğz edene la'net ederim; tok olurum. Susuz olduğum zemân, sana muhabbet edene, istigfâr ederim, kanarım.
 
Hazret-i Resûl-i ekrem (s.a.v), bunu işitip, ağladı. Ümmetinden ba'zıları şakâvet edip, hazret-i Ebû Bekre buğz edeceklerine mahzûn oldu.

 

http://dostilleri.blogcu.com/

hayırlı cumalar selamlar sevgiler dua ile ablacığım

Apr. 3
Ali Rıza .wrote:
DAYAN KALBİM
 
Seni dağladılar, değil mi kalbim,
Her yanın, içi su dolu kabarcık.
Bulunmaz bu halden anlar bir ilim;
Akıl yırtık çuval, sökük dağarcık.
 
Sensin gökten gelen oklara hedef;
Oyası ateşle işlenen gergef.
Çekme üç beş günlük dünyaya esef!
Dayan kalbim üç beş nefes kadarcık!
 
NECİP FAZIL KISAKÜREK
Apr. 2
ahmed akwrote:
AZIKSIZ ÇIKMA YOLA

Bir nehir geçeceksen, önce soyunmalısın,
Bir dağı çıkacaksan, soluklu olmalısın.
Madem ki niyetlisin, seferin kutlu ola!
Caydırmayı düşünmem, ama derim ki sana:
Azıksız çıkma yola! ...

Seferin savaşaysa sağlam kuşanmalısın
Zaman öyle bir at ki ihmâle vermez mola!
Erkenden daha erken uyan ki kazanasın
Mahmur “biraz daha”lar düğümü çok tuzaktır
Azıksız çıkma yola! ...

Pınarın gözü ise aradığın, sendedir.
Üzengiye sağlam bas, dizgini ele dola!
Güz bahçelerinde gazel toplama, çiçek topla,
Boşa vakit öldürme, yarına kefilin yok
Azıksız çıkma yola! ...

Vuslatsa istediğin, in insanın içine
Ve çarşılarda dolaş Azrail’le kol-kola!
Mezarlığa git düşün, düğünlere git ağla
Kanadın sızlasa da Uhud kadar ağır ol
Azıksız çıkma yola! ...

Öyle bir abdest al ki, su bile sarhoş olsun
Sen yaprak ve çiçek ol, gördüğün kuru dala
Hep gönül şehri onar, kâinata sevgi sun
Her ham söze sağır ol
Azıksız çıkma yola! ...

Nereye gidersen git, heybene gönül doldur
Bir kovan parçalama bir parmak acı bal’a!
Yontuldukça yer kapla ve her zaman güzel kal,
Temiz ol, fazlanı at, eksiğini tamamla
Azıksız çıkma yola! ...

Bahattin Karakoç



selam ve dua ile ablacığım
Apr. 1
ahmed akwrote:
İlahi,

İki dünyanın hayatı elimden kaçsa ve bütün kainat düşman kesilip beni terk etse, benim yine gam çekmemem gerekir; çünkü Sen benim Rabbim ve Halıkım ve İlahımsın. Ve benim, nihayetsiz isyanımla ve sair şeref vesilelerine gayet derecede uzaklığımla beraber, Senin mahlukun ve masnuun olmam sebebiyle, bir taalluk ve intisap cihetim var. İşte, ben de, Senin mahlukunun lisanıyla Sana tazarru ve niyazda bulunuyorum, ey Halıkım, ey Rabbim, ey Razıkım ve ey Musavvirim!
Ey İlahım,
Esma-i Hüsnan hürmetine,
İsm-i Âzamın hürmetine,

Furkan-ı Hakimin hürmetine,
Habib-i Ekremin hürmetine,
Kelam-ı Kadimin hürmetine,
Arş-ı Âzamın hürmetine,
milyonlar Kul hüvallahü ehad ile,
bana merhamet etmeni istiyorum, ya Allah, ya Rahman, ya Hannan, ya Mennan, ya Deyyan.
Beni bağışla, ya Gaffar, ya Settar, ya Tevvab, ya Vehhab.
Beni affet ya Vedud, ya Rauf, ya Afüvv, ya Gafur.
Bana lütufta bulun, ya Latif, ya Habir, ya Semi', ya Basir.
Günahlarımı sil, ya Halim, ya Alim, ya Kerim, ya Rahim.
Bizi yolun doğrusuna ilet, ya Rab, ya Samed, ya Hadi.
Fazlınla bana cevadane ihsanlarda bulun, ya Bedi', ya Baki, ya Adl, ya Hu.
Kalbimi ve kabrimi İmân ve Kur'an nuruyla nurlandır, ya Nur, ya Hak, ya Hayy, ya Kayyum, ya Malike'l-Mülk, ya ze'l-Celali ve'l-İkram, ya Evvel, ya Âhir, ya Zahir, ya Batın, ya Kavi, ya Kadir, ya Mevla, ya Gafir, ya Erhame'r-Rahimin.
Kur'an'daki İsm-i Âzamın hürmetine ve kitab-ı alemdeki sırr-ı azamın Muhammed Aleyhissalatü Vesselam hürmetine, güzel isimlerinden, bu sayfayı sanki kabrimin tavanı yapıp, bu esmayı da ruhuma şems-i hakikatten şualar saçan pencere haline getirecek şekilde, kalbime ve kalıbıma ve kabrimde ruhuma İsm-i Âzamın nurlarını saçan pencere açmanı istiyorum.
İlahi, dilerim ki, ebedi bir lisanım olsun da, kıyamete kadar bu isimlerle nida etsin. İşte, ardımda baki kalan bu nakışları, benim fani ve zail lisanımın yerine bir naip olarak kabul eyle.
Allahım,
Efendimiz Muhammed'e öyle bir salat ve selam et ki, o salat ile bizi bütün korku ve afetlerden kurtar, bütün hacetlerimizi gider, bizi bütün günahlardan temizle, bütün günah ve hatalarımızı bağışla.
Ya Allah, ya Mücibe'd-Daavat! Hayatım boyunca ve öldükten sonra, her an bu dileklerimi kat kat fazlasıyla ver! Bir milyon salat ve selam, bir o kadarla çarpımından çıkan netice ve bunun da kat katı, Efendimiz Muhammed'e, Onun Âl, Ashab, Ensar ve tabilerine olsun! Bu salavatların herbirini, benim ömür günlerimdeki günahkar nefeslerim sayısınca çoğalt! Bu salavatların herbirisi hürmetine beni affeyle, bana merhamet et. Bunu rahmetinle ihsan eyle, ey Erhame'r-rahimin!
Âmin!


selam ve dua ile can ablam hayırlı günler
Mar. 29
ahmed akwrote:
Öğütülüyor muyuz?

“Şu kâinatta ezdad birbiriyle çarpışıyor. Daima tağayyür ve tebbeddülâta mazhar oluyor. Başka bir âlemin mahsûlâtının tezgâhı hükmünde çarkları dönüyor.” Sözler

Solmuş ve dalından kopmuş bir yaprak... Araba altında kalmış bir kedi... Sökümüne başlanılmış bir eski bina... Kütüphanede tozlanmaya terkedilmiş bir şaheser... Miras masasına oturtulmuş bir ömür... Ve daha niceleri...

İşin garibi, bu dünyaya yeni ayak basanlar, mâzinin bu değişken manzarasını görmez, göremez, yahut görmezlikten gelirler. Ve yeni bir devranı sürmeye başlarlar... Bu kervan da böylece gider durur.

Çiçekler, öncekilerin solduğunu bilmez, yine açar. Bebekler, evvelkilerin öldüğünden habersiz, yine doğar. Gençler, birgün ayrılacaklarını düşünmez, yine evlenir. Müellifler, günün birinde unutulacaklarını dikkate almaz, yine yazar. Kazananlar, sonunda bırakıp gideceklerinden gafil, yine çalışır...

Bir kudret, kâinatı böyle çevirir; bir hikmet, canlıları böyle sevkeder ve bir sır insanları böyle çalıştırır...

Arz küresi.. Misafir öğüten sofra.. Hem misafirler, hem de rızıkları o sofradan çıkıyor.. Sonunda her ikisi de ona dönüyorlar. Toprak ana, meyveleriyle beslediği insanoğlunu sonunda bağrına basıyor. Ve onu element hâline getirinceye kadar öğütüyor.

İnsan, daha dün sofrasının başındayken, bugün bir sofra olarak toprağa gömülüyor ve yeraltı dünyasının istifadesine sunuluyor..

Dün, koyunlar onun için otluyordu, ağaçlar meyvelerini ona uzatıyorlardı. Güneş onun için doğuyor, dünya onun için dönüyordu. Toprak onun için mahsûl veriyor, sular onun için akıyordu... Ama şimdi o aziz misafir, hayattayken tırnağının ucuyla ezebildiği küçük hayvanların esiri olmuş. Onların önünde bir sofra gibi serilmiş. Bugün onunla beslenen böcekler de, bir süre sonra, ölümü tadıyorlar ve sonunda insan, tâ ilk noktasına, toprağa varıyor. Toprakta başlayan hayat, yine onda son buluyor...

Garip bir sır, acip bir muamma... İnsan bu bilmeceyi çözemedikçe, neden zevk alabilir? Onu ne tatmin edebilir?... Madem ki öğütüleceğiz, ilk hâlimize döneceğiz; o halde bu âleme niçin geldik? İnsan bu sorunun cevabını bulamadan doyasıya yiyememeli, gönlünce giyememeli, keyfince gülüp eğlenememeli...

Bütün bu düşünceler, mâzide, bir ahbabımın vefatı ile iç âlemime hücum eden ve beni kararsız kılan suallerden bir kısmı...

Ben bu düşüncelerle, çaresizlik içinde kıvranırken, aradığımı bir şaheserin şu cümlesinde buldum. Dünya hayatı için:
“Başka bir âlemin mahsûlâtının tezgâhı hükmünde çarkları dönüyor” deniliyordu.

Dünya bir tezgâha benzetilmişti. Bu tezgâhta dokunan mahsûller bir başka âlem hesabınaydı. Ama görünüşte, mahsuller yine tezgâhın içinde yok oluyor, öğütülüp gidiyorlardı. Öyleyse bu mahsûl manevî olmalıydı... Maddî olsa, o da öğütülür giderdi.

İnsan ruhunu düşündüm. Onu zaman yıpratabiliyor muydu? Dünya onu eskitebilmiş miydi?.. Hayır! Tam aksine o, zaman geçtikçe olgunlaşıyor, bilmediklerini öğreniyor, daha da terakki ediyordu... Yıpranan beden idi. Toprağın öğüttüğü de beden idi. Ruh bu tezgâhta dokunmamıştı ki onda öğütülebilsin. O, Allah’ın şuurlu bir kanunuydu... Sahifeler kanunu eskitebilir miydi? Onlar ancak yazıyı misafir edebilir, dolayısıyla onlardan ancak yazılar silinebilirdi. Yazıda ifadesini bulan ve kendisini okutturan kanun ise, yazının silinmesiyle yürürlükten kalkmazdı. Onu ancak koyan kaldırabilirdi...

Öğretmenleri düşündüm.. Onlar imtihan evrakını belli bir dönem beklettikten sonra imha etmiyorlar mıydı?.. Çünkü geçen geçmiş, kalan kalmıştı.

Mezun olanlar ayrı bir âlemde, yâni okul ötesi bir başka hayat devresinde görev almış, hayatlarını saadetle sürdürmeye devam etmekteydiler. Mezun olamayanlar ise, ya işsizlikle sokaklarda, kahve köşelerinde perişan olmuşlardı, yahut çok güç şartlar altında hayatlarını sürdürmeye çalışıyorlardı..

Artık her iki gurubun da okuldan alacakları bir şey yoktu. İmtihan evrâkının parçalanması, imhâ edilmesi, onlar için bir mânâ ifade etmiyordu...

İnsan da, bu dünya imtihanında, ruhuna iyi veya kötü neyi mal etmişse, onlarla bu dünyadan göçüp gidiyordu.

Bu değirmenin taşları, ruhu ve ona mal olanları öğütecek güce sahip değildi...

Bu düşüncelerle ruhum rahatladı, gönlüm sürurla doldu. İyiden iyiye anladım ki: Bu dünyaya Allah’ın iradesiyle gelen, O’nun lütfuyla hayat süren insan, yine O’nun sevkiyle ölümü tadacak, mahşere çıkacak, O’na rücû edecektir...

O’na mü’min, mutî, salih olarak rücû edenler, ebedî saadet menzili olan Cennete sevk edilecekler..

Cennet güzeller ve güzellikler diyarı... Âmirin de güzeli oraya girecek, memurun da; zenginin de güzeli oraya gidecek, fakirin de... İçeriye sadece güzelliklerini götürecekler. Dünyevî makamları, rütbeleri ise dışarıda kalacak.

Hz. Ebubekir’in (R.A.), Hz. Bilâl’i azat etmek üzere, efendisinden satın alırken yaptığı pazarlık, Cennetin en güzel bir çiçeğinin, bir başka çiçeğe müşteri olmasından başka birşey miydi?...

Alaaddin Başar (Prof.Dr.)
 
hayırlı cumalar baki selam ve dua ile sevgi ablam



Mar. 20
Ali Rıza .wrote:

Sanma başka bi nefsi kendi nefsine hamal

Kırbaçın düştüyse attan inde kendin al

Mar. 16
DOST .wrote:
Güzel dilek ve Dualarınızı Rabbim cümlemiz için
kabul eylesin. Amin.
Hayırlı Cumalar, Hayırlı geceler.
Gönül dolusu sevgiler, sevgiyle kalın.Kırmızı gülGülümseme
Mar. 12
muammerwrote:
                ÇEKİNİN  BİZDEN
 
Şu bitmez sanılan sabrımız var ya
Bitti mi o zaman çekinin bizden.
Sabrederiz amma bir de tepemiz
Attı mı o zaman çekinin bizden ...
 
Bir yere kadardır sulh da sabır da
Saldırıya cevap verilir anında
Hücum boruları bir gün bir anda
Öttü mü o zaman çekinin bizden...
 
Hain doymuyor ki yenilgilere
Bizse koşarız zaferden zafere 
Haykırıp da ilk adımı sefere
Attık  mı o zaman çekinin bizden...
 
Dinle be hain,dinle be kefere
Akıllı ol, iş düşürme nefere.
Cephelerde   mevzilenip sipere
Yattık mı o zaman çekinin bizden ...
 
Siz satılmışlar gelmezsiniz imana
Bizler zulüm vermemişiz teslim olana
Günü gelince tozu dumana
Kattık mı o zaman çekinin bizden...
                                          ŞEFKATİ
Mar. 11
<< First    < Previous    Next >    Last >>